turkce yanlislari etiketine sahip yazılar gösteriliyor. Tüm yazıları göster

Siyasilerin Dili  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:

Bir önceki yazımda Tansu Çiller'in gaf derecesine varan Türkçe yanlışlarını yazmıştım. Gene aynı kitaptan bu sefer diğer siyâsîlerin yaptıkları Türkçe yanlışlarını yazıyorum.
"Işın Çelebi şöyle buyurmuş: "Türk toplumu siyasete olan inancını kaybettiği inancında değilim." Türkçesinin bozukluğuna aldırmasak da söylediğine katılmak mümkün değil. Bugün tam tersi çok rahat kanıtlanabilir: "Türk toplumu siyasete olan inancını kaybetmiştir." Sıradan yurttaş oy verecek parti bulmakta zorluk çekiyor.

Azimet Köylüoğlu da diyor ki: "Buradaki amacımız Batı standardına Türkiye'deki terör olayını çekmek." Demek "standart dışı" terör yapılıyormuş Türkiye'de, terörü Batı standardına uydurursak sorun kalmıyor.

Ahmet Özal'dan da bir alıntı yapalım, rahmetlinin gönlü kalmasın: "Bu uçakları babam almıştır, devletin prestiji için; onu taşıyacak insanların emniyeti için." Birkaç uçak, pek ağır bir yük sayılmaz, kimlerin, ne pisliklerini taşımışız biz. Birkaç uçağın lafı mı olur!

Erbakan konuşuyor: "Hanımdan muhtarlarımız var." Ne demek istiyor? Hani "tahtadan kulübe", "çamurdan heykel", "naylondan oyuncak" olur ya, öyle: "Hanımdan muhtar".

R. Tayyip Erdoğan da mezarlığın içindeki cemevini, dozerlerle yıkmasını açıklamak için diyor ki: "Annemizin, babamızın yatır olduğu bir mezarlıkta..." Hadi bakalım, R. Tayyip'in annesinin, babasının "yatır" olduğunu biliyor muydunuz? Demek o nurlu surat, "yatır oğlu" olmaktan geliyor. Erbakan'dan değil."
Not: Yukarıdaki yazının tamamı yazarın kendi görüşleridir ve yazıldığı zamandaki siyâsî durumla alâkâlıdır.

Tansu Çiller'den Türkçe Yanlışları (Gaflar)  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:


Geçen hafta KitapYurdu.com'dan birkaç kitap aldım. Kitapların yazarı Feyza Hepçilingirler. İlk defa duyduğum bu yazarı çok takdir ettim. Türkçe'ye büyük emeği geçenlerden birisi kendisi. Buradan kendilerine teşekkür edip şu an elimde olan Türkçe "Off" adlı kitabının Siyâsîlerin Dili bölümündeki Tansu Çiller ile âlâkalı bölümü aşağıya yazıyorum.


"Tansu Çiller'in söyledikleri Türkçe yanlışı olmaktan çok "gaf" olarak algılanıyor çoktandır. Hangi birini saymalı? Karabüklülere "Sevgili Karagümlüklüler" diye seslenmişti. O bir İstanbul kızı... Karagümrük'ü, Karabük'ten daha iyi bilmesinden doğal ne olabilir? Gördüğü her üniformalıyı asker sanması da yetişme koşullarıyla açıklanabilir. (Belediye zabıtasını "Merhaba Asker" diye selamlamıştı ya!) Samsunlululara "Malazgirt Kahramanları'nın torunları" diye seslenmesi, Amerikan târihini Türk târihinden daha iyi bilmesiyle; partisinin simgesi "kırat"a, "ak at", "beyaz at" hatta "white horse" demesi gerçek bir Amerikalı oluşuyla kolayca açıklanabilir. Böyle birkaç kalemde sayılacak gibi değil ki gaflar! Ebulfeyz Elçibey ile Haydar Aliyev'i karıştırıp Alibey demesini nasıl açıklayacağız? "Silahlı kuvvetler" yerine "silahlı güçler" demesini, Azerbaycan'daki isyan için "Memnuniyetle izliyoruz" yorumunu nasıl açıklayacağız. Bir bombalamadan sonra "Ölü kaybı olmamıştır" biçiminde bir açıklama yapmıştı örneğin. Ölüleri "sağ sâlim" mezarlarına taşımayı başarmışız demek, bu arada kaybettiğimiz hiçbir ölü olmamış. "Güvenoyu" yerine "güvenlik oyu" demesi, kendisiyle ilgili bir güvenoylaması söz konusu ise kendisini güvende hissetmek anlamına alınabilir. "Uluslararası terör ve bu konuda işbirliğine hazırız." biçimindeki sözleri, belki de o zamanlar pek farkında olmadığımız "devlet-mafya-siyâset" ilişkilerini, "Susurluk Çetesi"ni ilk kez ele veren önemli açıklamalardı. Anlamadık ki! Yine dili sürçüyor sandık. Yediden yetmişe herkesin bildiği "Kol kırılır yen içinde kalır." atasözünü bilmiyor olabileceğini düşündük. Oysa o: "Kol kırılır, yeni içerde kalır" dediğinde belki çete suçlarını ve suçlularını açıklamayacağının şifresini veriyordu. Ama ne olursa olsun, "Türk Ceza Kânunu"nda "Türkçe'yi kasıtlı olarak kötü kullanmak" maddesi olsa Çiller'in bu konudaki suçları, TEDAŞ'ı, TOFAŞ'ı aratmayacak, hüküm giymesine yol açacak kadar çok."


Bir Demet Türkçe Yanlışı (2)  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:

Şu yazımda sayın Nüvit Özdoğru'nun alaylı dille ele aldığı Türkçe yanlışlarını okumuştunuz. Şimdi de sayın Aydın Erol'un seçtiği Türkçe yanlışlarını kanıtlarıyla beraber okuyacaksınız.

* "Eski örfleri değiştirmek konusunda, yüksek yetenekli birine olabildiği dek az olanak bırakılır." (Sosyolojinin Unsurları, Mübeccel N. Duru, 1975, s. 121)

Aydın Erol: "Örfün yenisi de var mı? Dek mi kadar mı?"
Recep Hilmi Tufan: "Yetenekliliğin yükseği, alçağı mı olur?"

* "... ve üstelik ters tepki yaratmaktadır." (Milliyet Sanat Dergisi, Mahmut T. Öngören, 1976, s. 8)

Aydın Erol: "Ters fazla değil mi?"

* "Hanın iç kesiminde yer alan bir barakaya giren vurucu tim ekibi içerinin..." (Hürriyet'in bir ilâvesi, 1976, s. 41)

Aydın Erol: "Hem tip hem ekip... Maşallah!"

* "1969 yılında döviz kaçakçılığından 34 yıla tutsak Ruben Ana, tedavi edilmekte olduğu..." (Cumhuriyet, 1976, s. 1)

Aydın Erol: "Tutsak mı, mahkum mu?"

* "Şahrem şahrem yarılmış elleriyle boğanın gerisini sıvazladı." (Aslan Gibi Eşekler, Oktay Verel, 1973, s. 42)

Aydın Erol: "Hem şahrem şahrem hem de yarılmış."

* "Yugoslavya'da millîleştirilen Türkler'e âit mallarla ilgili yeni bir yönetmenlik yayınlandı." (Cumhuriyet, 1976, s. 21)

Aydın Erol: "Millileştirilen kim? Türkler mi, yoksa mallar mı?"
Recep Hilmi Tufan: "Yönetmenlikteki "n" fazla değil mi?"

* "Yılın gençleri erdemlerini ortaya koydular." (Milliyet Hafta Sonu Eki, 1977)

Aydın Erol: "Ortaya konulan ne? Erdem mi, hüner mi?"

Tanınmış Yazarlardan Türkçe Yanlışları  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:

Prof. Dr. Faruk Timurtaş, bir yazısında 1960'lı yıllardaki tanınmış 3 yazarın Türkçe yanlışlarını ele almış:

1. Sadun Tanju - Bayram Gazetesi - Haziran 1960
"Onun için ikna olmak tehlikesi yoktu."
Düzeltme: "İkna etmek","inandırmak" ve "kaani olmak" da "inanmak" demektir. Cümledeki "ikna olmak", "ikna edilmek" olmalıydı."

2. Burhan Felek - Cumhuriyet Gazetesi - 2 Mart 1960
"Tarih kitapları yazsın için ben de buraya yazıyorum."
Düzeltme: "Bir edat olan "için" kelimesi ancak isimlerde kullanılır; çekimli fiillerde kullanılmaz. Cümleyi doğrultmak için, "için" yerine "diye" zarf fiilini getirmek gerekir. Muhakkak "için" edatı kullanılmak istenirse, o zaman isim-fiil şekline yer vererek, "yazması için" demek uygun olur.

3. Çetin Altan - Milliyet Gazetesi - 7 Şubat 1960
"Hakkında çıkan dedikoduları bazı profesörlerimizin de tasvip ettikleri Doğu Üniversitesi Rektörü Mehmet Sağlam..."
Düzeltme: "Bu sözlerden, bazı profesörlerin dedikoduları tasvip ettikleri, yâni dedikodu yapılmasını hoş karşıladıkları anlaşılıyor. Hâlbûki, söylenmek istenilen bu değildir; "teyid ettikleri" denmeliydi."

46 Sene Önceki Türkçe Yanlışları  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi: ,


Her zaman tartıştığımız bu Türkçe yanlışları acaba günümüzde mi ortaya çıkmış? Tabii ki hayır. Daha önceki yazılarımızda da geçmişten örnekler vermiştik. Bu yazımızda da Peyami Safa'nın 2 Aralık 1962'de Milliyet'teki köşesinde ele aldığı Türkçe yanlışlarını aynen buraya alıyorum.

"Bence lisan, ancak fikrin ifadesine yarayan bir vasıtadır. Bu itibarla lisan, bütün milletlerin birbirlerinden yardım aldıkları bir ifade vasıtasıdır.

Lisan kelime uydurmasyonu değildir. Meselâ, "nesil" yerine "kuşak" demek, "avîze" yerine "sarkanak" demek halt etmektir.

... Bir kelimenin bir lisana mâl olması için o kelimenin iştikâkı (aynı kökten çıkma, türeme), kökü ve ahengi gibi bâzı şartları vardır. Meselâ, "hâkim" kelimesini "yargıç" yapanlar, bununla neyi ifade etmek istiyorlar?

Hâkim, hüküm, hakem, hikmet, mahkûm, muhakeme, mahkeme, ahkâm... Bir kere, bu kelimelerin aynı kökten muhtelif şekillerle arzettiği zenginliğe bakın, bunun yanında "yargıç" kelimesinin fakirliğini düşünün.

... Dahası var. "Yanlış" kelimesini de şimdi "yanlış" olarak "yalnış" diye kullanıyorlar. Bunun aksine "yalnız" kelimesine de "yanlız" diyorlar.

Güzelim Türk dili ağlanacak hâle gelmiştir.

Gericiliğe gelince: Biz, Türk dilinin zenginleşmesini istiyoruz; onlar, lisanı dar bir çerçeve içine sokmak ve acayip kelimeler uğruna fikri feda etmek istiyorlar."

Bloglardaki Yazım Hataları  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:

Artık iyice can sıkıcı hâle gelmeye başladı bu durum. Maalesef Türkçemize sahip çıkması gerekenlerin başında gelen blogcular (ben öyle düşünüyorum), blog yazılarında ve yorumlarında bâriz Türkçe hataları yapıyorlar. Haydi bir-iki defa olmasına dikkatsizlik deriz ama her yazıda da aynı hatalar yapılmaz ki!

Blog yazmak sorumluluk ister. İnsanların okuması için bir şeyler yazıyorsanız, karşı tarafın sizi anlayabileceği şekilde, anlatım bozukluğu yapmadan yazmaya dikkat etmelisiniz. Bazen öyle hatalar yapılıyor ki insanın canı okumak istemiyor o yazıyı. Ha bir de günlük konuşma diliyle blog yazanlar, bâzı harfleri değiştirerek yazanlar var ki onlar daha beter. Adam "ş" yerine "sh", "ç" yerine "ch" kullanıyor. Yapmayın efendim bir blog yazarına yakışmaz bunlar. Lütfen bloglarda sohbet (chat) dili kullanmayalım. Siz bir blog yazarısınız. Yazıyorsunuz adı üzerinde. Yazarsınız yâni. Bir yazara yakışır mı hiç böyle hatalar, yazılar?

Bloglarda en çok yapılan hataları sıralamak gerekirse ortaya şöyle bir liste çıkar:

1. Listenin başını bağlaç olan "-de"nin ayrı yazılmaması alırdı. Maalesef blogculardan %90'
ı bağlaç olan "-de"yi birleşik yazıyor. Bilmeyenler için bağlaç olan "-de" konusunda şu yazıya göz atsınlar.

2. Soru edatı olan "mı, mi, mu, mü" nün ayrı yazılması gerektiğini bilmiyor galiba blogcu arkadaşlarım. En çok karıştırılan bir örnek vereyim: "E mi?" yazılır "Emi?" değil....

3. Bağlaç olan "-ki" de ayrı yazılır. Bunun için de şu yazıya bir göz atın...

İlk 3' e giren hatalar bunlar. Diğer MSN dili ve günlük konuşma diliyle yapılan hatalardan hiç bahsetmeyeceğim. Çünkü onlar baştan sona hata ile dolu.

Bu yazı ile birlikte yeni bir kategori açmak istiyorum. Önce size danışmak istedim. Utanç Duvarı gibi bir kategori açıp, bloglardaki hataları link vererek buraya yazmak istiyorum. Ne dersiniz? Sizce her blogcu bu eleştiriyi kaldırabilir mi? Bu yapacağımız eleştirilerden sonra o blogcu arkadaş kendisine bir çeki düzen verir mi? Gelecek yorumlara göre bu kategoriyi açıp açmayacağıma karar vereceğim. Bu yüzden lütfen fikirlerinizi paylaşınız...

Çaya Corbaya Yoğun  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:

"Yoğun" aslında güzel bir kelime. Üstelik Türkçe bir kelime. "Yoğun" daha çok fizik ilmiyle ilgili bir sıfat! Hacmine oranla, ağırlığı fazla olan veya kesif, koyu anlamında bir kelime.

Meselâ civa, yoğunluğu çok yüksek olan bir maden! Zeytinyağı, suya nazaran yoğunluğu hafif olan bir sıvı yağ. Su ile karıştırıldığı zaman, civanın dibe vurması gibi, bugünkü Türkçe'de de "yoğun", artık çok dikkat çeken bir kelime. Onun için ikide bir ortaya çıkarılması, olur olmaz yerde kullanılması, Türkçemiz açısından bir kısırlık, bir zevksizlik örneği.

Basınımızdan, radyolarımızdan ve televizyonlarımızdan aldığım "yoğun" kelimeli cümlelerden bâzıları şöyle:

1. "TBMM, yoğun bir gündemle açılacak." deniliyor. Eskiden meclislerimiz yüklü bir gündemle açılırdı. Yoğun bir gündemle değil.

2. "Başbakan konuşmasını yoğun alkışlarla sürdürdü." deniliyor. Eskiden başbakanlarımız sürekli alkışlar arasında konuşurlardı. Yoğun alkışlar arasında değil.

3. "İnsanların yoğun olarak bulundukları yerlerde önlemler alınacak." deniliyor. Eskiden insanların kalabalıklar hâlinde bulunduğu yerlerde tedbirler alınırdı.

4. "Çok yoğun olarak yağan yağmurlar sele neden oldu." deniliyor. Eskiden "Şiddetli yağmurlar sele sebep oldu." denilirdi.

5. "Sinema sanatçılarımı yoğun duygular içinde olduklarını söylüyorlar." deniliyor. Eskiden sinema sanatçılarımız güçlü duygular içinde çalışırdı.

6. "Öğrenciler derslerinin yoğunluğundan şikayetçi." deniliyor. Eskiden derslerin çokluğundan veya ağırlığından şikâyet edilirdi.

7. "Film yoğun bir aşkı anlatıyor." deniliyor. Eskiden büyük aşklar yazılır, anlatılırdı.

8. "Bu koalisyon Türkiye'nin yoğun sorunlarını çözebilecek mi?" deniliyor. Eskiden Türkiye'nin devâsa meselelerini omuzlayan iktidarlar olurdu.

9. "Trafik yoğunluğu nedeniyle yollar kilitlendi." deniliyor. Eskiden trafik sıkışıklığından veya kilitlenmesinden bahsedilirdi.

10. "Yoğun sis nedeniyle vapur seferleri iptal edildi." deniliyor. Eskiden kesif sis yüzünden vapur seferleri iptal edilirdi.

11. "Güzel konuşabilmek için önce yoğun bir nefes almalı." deniliyor. Eskiden güzel konuşabilmek için derin bir nefes alınırdı.

Yoğun! Yoğun! Yoğun! Çaya, çorbaya yoğun! Yoğun renkler, yoğun güzeller, yoğun sular, yoğun lezzetler, yoğun haberler...

Yavuz Bülent Bâkiler / Sözün Doğrusu 1

Kasımpaşa Mı Kâsımpaşa Mı?  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:

Bu yazımda gene bir tartışma konusu açmak istiyorum. Sabah otobüste işe gelirken aklıma geldi bu. Otobüste gelirken yanımızdan geçen otobüste gideceği yerleri gösteren ışıklı tabelada "Kasımpaşa" yazısını görünce aklıma bir soru takıldı. Bildiğiniz üzere "Kâsımpaşa"; İstanbul'da bir semt. Acaba "Kasımpaşa" mı olmalıydı, yoksa "Kâsımpaşa" mı? Yâni "Kasım" kelimesindeki "a" harfi uzatılmalı mı, yoksa uzatılmamalı mı?

Bence uzatılmalı. Çünkü "Kasım" bir ay ismidir ama "Kâsım" bir şahıs ismidir. Bu yüzden "Kâsımpaşa" yazılmalı ve okunmalıdır diyorum ben. Buradaki "kasım"ın bir insan ismi olduğu kesin. "Paşa" bir insanın sıfatıysa, ünvanıysa buradaki "kasım"ın bir ay ismi olamayacağı kesin.

Bu konuda siz ne düşünüyorsunuz sevgili "Kâsımpaşalılaştıramadıklarımız"?

Kısaltmalar Hakkında  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi: ,

Bildiğiniz üzere çalışıyorum ve sürekli telefon başındayım. Görevim ise listede kayıtlı olan şirketlerin, derneklerin, şahısların bilgilerini güncellemek.

Bir önceki yazımda açtığım bir kategoriye yazacağım gene bu yazımı. Çünkü ne zamandır yazmak istediğim bir konuydu. Bu olay da yazmama vesile oldu.

Biraz önce Küçük ve Orta Ölçekli Sanayi Geliştirme ve Destekleme İdaresi Başkanlığı' nı aradım. Sanayi ve Ticaret Bakanlığı' nın bir alt birimi olan KOSGEB' i aradığımda beni karşılayan PBX kullanılarak hazırlanmış mesajın giriş cümlesi aynen şöyle:

"KOSGEB Başkanlığı'na hoşgeldiniz."

Bir bakanlığa yakışmadı bence bu. Zaten KOSGEB kısaltması içindeki son harf "başkanlık" ibaresini ifade ediyor. Şöyle olmuş oluyor:

"Küçük ve Orta Ölçekli Sanayi Geliştirme ve Destekleme İdaresi Başkanlığı Başkanlığı'na hoşgeldiniz."

Doğrusu şöyle olmalıydı:

"KOSGEB' e hoşgeldiniz."

Bu konuya değinmişken kısaltmalardan sonra gelen eklerin nasıl yazılması gerektiğinden bahsedeyim. Bunda da çok yanlış yapıyoruz. Örneğin:

"Bugün TBMM' ne gideceğim."

Bu yanlış. Kısaltmalara gelen ekler daima o kısaltmaya uyumlu olması lâzım. Yani kısaltmanın açılımını düşünmeye gerek yok. Doğrusu şöyle olmalıydı:

"Bugün TBMM' ye gideceğim."

Kocaeli'nde Mi Kocaeli'de Mi?  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:

Hep siz bana mı soru soracaksınız? Az da ben size sorayım. Sizce hangisi doğru "Kocaeli'de" mi yoksa "Kocaeli'nde" mi?

Geçenlerde Kocaeli ilimizde yangın çıkmıştı. (Allâh kimseye yaşatmasın bir daha.) Kimi haber kanallarında "Kocaeli'nde" kimi haber kanallarında ise "Kocaeli'de" diye geçti bu kelime. Aynı şekilde diğer ekleri de düşünmemiz lâzım bence.

İsmin diğer hâlleriyle kullanınca sorun olmuyor. Yâni "Kocaeli'ye" "Kocaeli'den" diyoruz.

Hadi bakalım sizce hangisi doğru? Bana hiç bakmayın ben de bilmiyorum. Tartışarak bir noktaya varalım birlikte...

Deyen - Diyen, Yeyip - Yiyen  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:

Blogunu yeni takip etmeye başladığım Beyn.org' un sahibi sevgili Barış geçenlerde bana mail yoluyla zor bir soru sormuştu. Sorusunu aynen aşağıya geçirip cevaplamaya çalışayım.

Barış' ın sorusu:

"Şimdi "yemek" eylemini şöyle bir cümlede kullanayım: "Akşam yemeğini yiyip hemen dışarı çıktım." burada eylemi doğru mu çektim şimdi ben? Mantığıma göre "Akşam yemeğini yeyip dışarı çıktım." diye yazmam gerekiyor ama bu tür bir kullanımı ne bir yerde gördüm, ne de günlük hayatta "yeyip" diyorum/diyoruz. Bu işin aslı astarı, çözümü nedir?"

Benim cevabım:

"Demek" ve "yemek" fiillerinin sonuna "-en" ve "-ip" eklerini getirdiğimizde "yeyen", "deyen" ve "yeyip", "deyip" şeklinde çekmemiz lâzım. Bu kelimelerdeki "y" harfleri kaynaştırma harfidir. İstanbul ağzında "y" kaynaştırma harfinden önce gelen ünlü harfler darlaşarak fiilin sonundaki "e" harfini "i" harfine dönüştürür. İşte bu yüzden biz de "diyen" "yiyip" diye telaffuz ediyoruz. Artık o kadar çok yaygınlaşmış ki yazım diline bile geçmiş. Tıpkı "affedersiniz" kelimesi gibi.

Sevgili Barış, bu işin aslı astarını yukarıda anlattığım gibi "i" şeklindeki kullanımı konuşma dilinde ama o kadar çok yaygınlaşmış ki yazım diline bile geçmiş. Yani artık bir kural hâline gelmiş. Örneğin; "deye" demiyoruz da "diye" diyoruz. Umarım anlatabilmişimdir.

Geçtiğimiz Ay...  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:

... Bütün radyo ve televizyon programlarında ve bazı köşe yazarlarımızın yazılarında çok sık geçen bir büyük yanlışlık daha var. Dikkat buyuranlar görmüşlerdir, duymuşlardır. Artık şöyle başlayan cümlelerle karşılaşıyoruz: "Geçtiğimiz ay, geçtiğimiz bayram, geçtiğimiz yıl, geçtiğimiz tatil, geçtiğimiz bahar vs..."

Bu ifadeler yanlıştır. Çünkü geçen biz değiliz; geçen, geçip giden zamandır. Bu bakımdan, "geçen ay, geçen bayram, geçen yıl, geçen tatil, geçen bahar" demek lâzım.

Bir köprü üzerinden geçtiğimizde, bir köyden, bir şehirden geçtiğimizde, "geçtiğimiz şehir, geçtiğimiz köprü, geçtiğimiz köy" diyebiliriz. Öyle dememiz doğru olur.

Güzel Türkçemizden vazgeçenler var. Türkçe elimizden, dilimizden geçip gitmeden bizim yeni baştan büyük bir aşkla ona sarılmamız lâzım.

Yavuz Bülen Bâkiler' in Sözün Doğrusu adlı kitabından kısaltılarak alınmıştır.

Afedersin mi Affedersin mi?  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:

Vefalı blogdaşlarımdan 3K, bana aylar önce bir soru yöneltmişti. Ben de en kısa sırada yazacağımı belirttim ama fırsatım olmadığı için yazamadım. Aslında unuttum da denebilir. Neyse "Geç olsun da güç olmasın" derler ya bu da o hesap işte. 3K' nın sorusu "Affedersin mi yoksa afedersin mi olacak?" şeklindeydi.

Ben bu kelimeyi araştırdım ama TDK dâhil somut bir delil bulamadım. Benim naçiz fikrimce, bu kelime konuşma dilinde "afedersin" olarak; yazma dilinde ise "affedersin" olarak kullanılmalı. Tıpkı "anneciğim" kelimesini konuşma dilinde "annecim" olarak kullandığımız gibi. Çünkü ortada belirli bir kural var. Bu kuralın adı: Ses Türemesi.

Ses türemesi kuralına göre bazı kelimeler (af) yardımcı fiillerle (etmek) birleşirken kelimenin son harfi iki defa okunur. "Af + etmek" = "Affetmek" olur. "Hissetmek" kelimesi de bu kurala başka bir örnek olabilir.

Yazımın özeti şudur ki:

Afedersin! (Konuşma dilinde) (Tabii ki illâ böyle kullanılacak diye bir şey yok. Sen "affedersin" dedin de biz "hayır" mı dedik?)

Affedersin! (Yazma dilinde)

Geri İade Etmek  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:

Geçenlerde bir bakanımız, bütün basın mensuplarının ve milletimizin huzurunda, televizyon haberlerinde şöyle diyordu:

"Biz, o kanun tasarısını komisyona geri iade edeceğiz."

Yanlış. "Geri iade edeceğiz" denmez, çünkü iade etmek zaten geri vermek demektir. Sayın bakan Türkçe'yi doğru konuşsaydı şöyle diyecekti:

"O kanun tasarısını komisyona geri göndereceğiz."

veya

"O kanun tasarısını komisyona iade edeceğiz."

Bu iki cümle, Türkçe bakımından doğrudur. Ama "O kanun tasarısını komisyona geri iade edeceğiz" demek yanlıştır. Bu "geri iade etmek", "mesela örneğin" demek gibi, "şartsız koşulsuz" demek gibi veya "Bu işin sebeplerinin nedenleri nedir?" demek gibi yanlış, gülünç ve çarpık bir ifâde.

Bir Demet Türkçe Yanlışı  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:

Nüvit Özdoğru, Türkçemiz adlı kitabında gazetelerdeki, dergilerdeki ve kitaplardaki bazı Türkçe yanlışlarının, ifade düşüklüklerinin bir listesini parantezler içinde belirttiği kendi mizâhi yorumlarıyla vermişti. Onlardan bazılarını aşağıya alıyorum:

"Çok düşünceli adam!" (Tasalı mı, nazik mi?)

"Ben de Japonya'ya gitmeden evvel kimono denen nesnenin bir sabahlık olduğunu bilirdim." ("Bilirdim" mi, "sanardım" mı?)

"Bazı öğretmenlere ders verilmemesinin sebebi nedir?" (Bu öğretmenlerin öğretmenlik etmelerine mi izin verilmiyor, yoksa ders almalarına mı?)

"Genç kız düşünüyordu: "Belki de kaybettiği köpek, şimdi son yıllarını yaşamakta olan annesinin yanı başında melûl melûl pinekliyor." (Köpek, kendi annesinin mi, yoksa kızın annesinin mi yanında?)

"O sizinle eğlenir." (Alay mı eder, hoşça vakit mi geçirir?)

"Şimdiki kanunla muhalefet cephesi zor kurulur." (Kurulur da zor mu kurulur, yoksa cümlede kinâye mi var?)

"Her şeye müsaade eder, yalnız sokağa çıkmasına müsaade etmezdi." (Tek başına mı, sâdece mi?)

"Bu nere elması?" (Amasya mı, Kongo mu?)

"Deliler gibi yazı bekliyoruz." (Okumak zihni açar.)

"Gelecek için hazırlık yapın!" (Çok oturmasa bari.)

"O memleketin ne olduğunu katiller tanıttı." (Cinayetler mi, câniler mi?)

"Alt geçidi yıkıyorlar." (Yıkıyorlar mı, suluyorlar mı?)

"Bu temenni, bütün Türk milletinin hislerinin aksidir." (Yankısı mı, karşıtı mı?)

"Pazara gidiyorum." (Pazar günü mü gidiyor, yoksa alış-veriş etmeye mi?)

"Yüzme en iyi denizde öğrenilir." (En iyi denizimiz hangisi?)

İmparator Mu İmperator Mu?  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:

Başlığı görünce hemen "Aaa! Onu bilmeyecek ne var. Tabiki imparator; a ile" dediğinizi duyar gibiyim. Ancak bence (Orijinal fikir Hüseyin hocamıza ait) "imperator" olması lâzım. Bunu daha iyi anlamak için köklerine inmek lâzım.

Ben ilk önce şu anda kullandığımız hâlini irdeleyeyim. "İmparator" kelimesi Latince'deki "imparare" "öğrenmek" fiilinden türemiştir. Dolayısıyla anlamı da "öğretici, öğretmen" dir.

Latince'de benzer bir fiil vardır ki bu da "imperare" dir. Dikkat ettiyseniz birisinde "e" ile, diğerinde ise "a" ile. Bu "imperare" fiili ise "buyurmak, komuta etmek" gibi mânâlara gelir. Dolayısıyla bundan türeyen "imperator" kelimesi de "buyurucu, komutan, amir" anlamlarını içerir.

Zaten bizden başka herkes "imperator" olarak kullanmış. İlk kullanan da Roma'nın askerî hâkimi olan Augustus'dur. Zaten biz bu kelimeyi Avusturya hükümdarlarının ünvânı olarak kullanmışız 17. yüzyılda.

Uzun lafın kısası "imparator" kelimesi yanlış. Umarım nedenini de anlatabilmişimdir. Hasta hasta ancak bu kadar yazabiliyorum.



Türkiye Çanakkale Okuyor.

Türkçe'yi Bilmeyen Üniversiteliler  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi: ,

"... bir müddet sonra Türkçemize bir hekim gözüyle bakılırsa, bütün kelime ve cümlelerin sanatoryumlar kapısında nöbet bekleyen veremlilere döndüğünü göreceğiz. Raporlarda anadili diye bahsedilen dili, yâni Türkçe konuşmayı ve bu konuştuklarını gramerli bir tertip, nizam ve insicam için değil fakat ağızdan çıktığı gibi yazmayı her genç becerebilir; o halde onlar Türkçe biliyorlar, fakat Türkçe'yi bilmiyorlar demektir. Meselâ, bir talebe vazifesinden şöyle bir cümle okuyalım: "Hava karardınan yağmur yağmıya başladı."

İşte bir İstanbullunun ağzından çıkan cümleler budur. Halbuki Türkçe'de "karardınan" diye gramere uygun bir kelime şekli olmadığı gibi, başlayan şey de "yağmak" fiilidir; "yağma" isim değildir. (Hattâ bu isim "yağmaya" değil, "yağmıya" yazılacak kadar büyük bir lâubaliliğe de uğramıştır.)

Dr. Adnan Adıvar'ın 27 Mayıs 1950 tarihli yazısından...

Türkiye Çanakkale Okuyor.

10 Satırda 8 Yanlış  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi: ,

Büyük gazetelerimizden birinin , 3 Ağustos 1999 târihli sayısında yer alan müthiş bir dil fâciasına dikkatinizi çekmek istiyorum. Bu gazetemizin 19. sayfasında, güneş tutulmasıyla ilgili haber aynen şöyle:

"Herkes: Aman ne şahane olacak diye gaz veriyor. Kimse uyarmıyor. 11 Ağustos'ta bakışımız, milletçe bulanabilir..."

Ben, "gaz verme"nin argoda ne demek olduğunu bilmediğim için sözlüklere baktım, bulamadım. Ama böyle kelimelerin, artık büyük gazetelerimize bile ulaşmasından derin acı duydum.

Gazetemizin 19. sayfasında, tam bir Türkçe sefâleti, bıçkın bir külhanbeyi edâsıyla nâralar atıyor. İlk nâra şöyle:

"Çıplak bakmak yasak!"

Allah Allah! Nereye çıplak bakmak yasak? Okumaya devam edince anlıyoruz ki güneş tutulmasına çıplak bakmamız yasakmış. Demek güneş tutulmasına elbiselerimizi çıkarmadan, soyunmadan bakmalıymışız! İyi de bu yasağı koyan kim? Sonra, bu yasağı çiğnemenin cezası ne? Önce burada yasak kelimesi yanlış kullanılmış. Yasak yerine tehlikeli, zararlı, sakıncalı kelimelerinden birini koymak lâzım.

Bitti mi? Bitmedi. Bu başlığın altında müthiş bir yanlışlık daha var. Türkçeye bakın lütfen. Deniliyor ki:

"Güneş tutulmasını çıplak gözle izlemek kör olmaya neden açabilir."

Şimdi bu cümleye bir de, neden uydurukçasını çıkarıp atarak yerine sebep kelimesini koyarak okuyalım:

"Güneş tutulmasını çıplak gözle izlemek kör olmaya sebep açabilir."

Oldu mu şimdi? Türkçe'de kim, "sebep açabilir" diye konuşur ve yazar. Sebep açılmaz, sebep olunur. Sebep kelimesini kullanmak gericilik ise o zaman yol açabilir diyebiliriz. Bitti mi? Bitmedi. Güneş tutulması izlenmez; seyredilir. Güneş tutulmasına bakılır.

Bitmedi, "iptidâi yöntemler özellikle tehlikeli" deniliyor. Bu cümlede "özellikle" kelimesi fazladır. Özellikle yerine "çok" kelimesi kullanılmalıdır. Türkçe yanlışlıkları devam ediyor. Şu zavallı cümleye bakın:

"Uzmanlar, kör olduğunuzu fark edemezsiniz çünkü acımaz diyor."

Önce, bir insan kör olduğunu nasıl fark etmez. Olur mu hiç? Bu argo üstâdı "kör olduğunuzu" yerine "kör olacağınızı" diyemez. Çünkü Türkçemizi bilmiyor. Sonra ne demektir: "çünkü acımaz" cümlesi? Ne acımaz? Kim acımaz? Veya neremiz acımaz? Birazcık Türkçe bilen bir kimse bu cümleyi şöyle yazardı:

"Acı çekmeyeceğiniz için kör olacağınızı fark edemezsiniz veya anlayamazsınız"

10 satırlık bir güneş tutulması haberinde 8 Türkçe yanlışı yapan bu gazetemize "sabah şerifleriniz hayrolsun" demeliyiz.

Yavuz Bülen Bâkiler / Sözün Doğrusu 1 adlı kitabından...

Türkiye Çanakkale Okuyor.

Spor Yazarlarına Peyami Safa'dan...  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi: ,

"Olimpiyatlarda güreş haberlerini okurken, "elimine etti" "elimine edildi" gibi yabancı sözler millî dil şuuruma diken diken batıyor. Türkçe'de uygun karşılığı olmayan veya yaratılmayan bütün yabancı kelime ve terimleri benimsemeğe razıyım, çünkü buna mecburuz; fakat "eledi" veya "elendi" gibi pırlanta gibi Türkçeleri dururken, Fransızca kullanmak zevki, ileri derecede "kozmopolit" bir dil soysuzlaşmasının işaretidir. Ben de "kozmopolit" diyorum, çünkü bu kelimeyi lûgat mânasıyle Türkçeye çevirsem, bugünkü mânasından uzaklaşmış olurum. Her medenî dile giren bu kelimeyi kullanmak zorundayım.

Neden "sırtını yere getirmek" değil de "tuşa getirmek" anlayamıyorum. "Final" kelimesinin henüz tam Türkçesi yok, ama buna "sonul" demek ne yanlış ne çirkindir. Hele "dömi final", "kardöfinal" kelimeleri "yarı final", "çeyrek final" kelimeleriyle azaltmak mümkündür.

"İyi bir oyun çıkardı", "güzel bir güreş çıkardı" gibi bir de "çıkardı" münasebetsizliği var. Bu "çıkardı"yı kim "çıkardı?". "İyi bir oyun yaptı", "iyi bir oyun gösterdi", "iyi bir oyun yarattı" gibi Türkçe'de en az üç kelime ile ifade edebileceğimiz bir harekete "nereden çıktı?" "kim çıkardı?" gibi en çok defa menfî mânada kullandığımız bir kelimenin dadanması da dil zevkimi incitiyor."

Peyami Safa'nın 28 Temmuz 1952 tarihinde Ulus'taki köşe yazısı

Kelime Hazinesi mi Haznesi mi?  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:

Tanzimat mı, Tazminat mı? başlıklı yazımda kabakmeltemi blogdaşım ile bir konuda uzlaşamamıştık. Uzlaşamadığımız konu ise "kelime hazinesi" mi yoksa "kelime haznesi" mi olduğuydu. Ben "kelime hazinesi" olduğunu iddia ederken, sevgili kabakmeltemi ise "kelime haznesi" diyordu. Ben de bu konuyu Radikal Gazetesi'nde yazan sayın Hakkı Devrim'e sordum. Hakkı Devrim bildiğiniz üzere politika üzerine yazılar yazmakla birlikte kendisine ayrılan köşesinde Dil Yâresi adlı bir bölümde Türkçe'mizin daha güzel konuşulması için çaba sarfediyor. Neyse Sayın Devrim benim sorumu da es geçmeyip cevaplamış. Ben de buraya aynen koyuyorum:

"

  • Türkçe dostlarından (Recep Hilmi Tufan)

  • Aşağıda adresi yazılı blogumda tartışma konusu oldu. «Kelime haznesi» mi, yoksa «kelime hazinesi» demek mi doğrudur. Bir açıklama yapabilir misiniz?
    – Adresleri almadım buraya, ama sanırım blogu dediğiniz, bir internet terimi olarak blok'tur. Ya da bilmediğim bir terim.
    Sorduğunuz iki kelime araındaki farkı ayrıntıya girmeden, kısaca söylemek gerekirse, hazine «değerli şeyler ve bunların saklandığı yer» demektir; hazne ise «depo». Kelime hazinesi denir, çünkü kelimeler, yani dil başlı başına bir değer, bir servettir. Kelime hazinesi deyişini Meydan Larousse sözlüğü, «Bir dildeki kelimelerin tümü» diye tarif ediyor."

  • İsteyenler yazının orijinalini buradan veya bugünkü Radikal Gazetesi'ndeki Hakkı Devrim'in köşesinden okuyabilir.

    Clicky Web Analytics