hikayeler etiketine sahip yazılar gösteriliyor. Tüm yazıları göster

Hezeyan  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:

Memlekette olduğum için pek fazla nete giremiyorum. Bazı blogdaşlar -sağolsunlar- merak edip sordular nedenini. Bugün de yazı yazamayacaktım normalde ama biraz önce yurdumuzun sanatçısı Recep Karataş kardeşimin kendi kaleminden bir hikâyesi varmış. Onu yazacağım alta. Recep kardeşimin marifetleri yazıyla sınırlı değil. Şiir yazar ve okur, fotoğraf çeker, ebru yapar... Neyse aşağıdaki hikâyesinin başlığı da HEZEYAN. Buyrun:

-Tik, tak; tik, tak; tik, tak; tik, tak, tik, tak!..
“Bu sesler, ah bu sesler, ömrümün ıstırap dolu yıllarının refâkatçisi… Kim bilir kaç yıldan beri beynime, benliğime bir dikenli topuz gibi inmektesiniz.”
-Tik, tak; tik, tak; tik, tak; tik, tak; tik, tak!..
“Bir ömür böylece tükendi demek. Her tik, tak ömrümün bir parçasını aldı benden. Demek hala yaşıyorum ki bir türlü dinmediniz. Bir zehirli engerek yılanı gibi beni anbean sokmaktasınız. Kim bilir daha ne kadar devam edecek bu hâl. Of ömür!..”
-Tik, tak; tik, tak; tik, tak; tik, tak; tik, tak!..
“Demek hayat denen şey bu seslerden ibâret. Ama neden sadece ben duyuyorum sizi? Başkaları!.. Başkaları neden?.. Başkaları, zaten beni bu hâle sokan başkaları değil miydi?”
-Tik, tak; tik, tak; tik, tak; tik, tak; tik, tak!..
“…”
-Tik, tak; tik, tak; tik, tak; tik, tak; tik, tak!..
Avizenin loş ışığının altında aydınlanan küçük, basık bir oda… On yıldır badana yapılmamış hissini veren duvarlar; çatlak, sıvaları dökülmüş. Köşede çam ağacından yapılmış bir kitaplık; cila görmemiş, kurtlanmaya yüz tutmuş. Siyah kapaklı, kalın ciltli lügatler, dîvanlar, dîvan şerhleri, romanlar, şiir kitapları… Peçevî Tarihi, Mârifetname, İbn-i Arabi, Shakspeare ve irili ufaklı bir yığın kitap… Birçoğuna yıllardır el sürülmemiş gibi; tozlu harap… Kitaplığın yan tarafında, kenarları sarmaşık desenli büyük boy aynasının önünde, ceviz ağacından yuvarlak bir masa… Örtüsü tamamen bir tarafa kaymış, üzerinde gül desenleri… Ve sağ köşesini kaplayan mürekkep lekesi… Sağ duvarda sülüs yazıyla yazılmış yaldızlı bir hat… “Küllü men aleyhe fân.” , “Her bir kimse ki, onun üzerine fanilik vardır.” Sol tarafta, kolu kırılmış, perdesi aşağıya sarkmış pencerenin yanında eski bir karyola… Üzerinde yatmakta olan biri; yaşlı, solgun benizli… Her halinden hasta olduğu anlaşılan yetmişlerde bir ihtiyar… Göz çukurları derinleşmiş, mor… Gözler, yüzündeki kırışıklıkların arasında iki boncuk tanesi… Kesik kesik öksürükleri karyolanın gıcırtısına karışmakta. Arada kalkan başının altından bir havlu sarkmakta: Bursa hatırası… Karyolanın hemen üzerinde, büyük tokmaklı, roma rakamlı, altın sarısı bir saat… Akrep XI’ geçmekte yelkovansa hayli ileri…
-Tik, tak; tik, tak; tik, tak; tik, tak; tik, tak!..
“Nerdeler? Hani şimdi neredeler kalbimin kapılarını kendilerine açtıklarım? Bu yalnızlık benim seçimim değildi asla. Kabullenemem bunu. Bir itilişti benimkisi. En sevdiklerim yaraladılar beni, en sevdiklerim. Keşke sevgi damarlarımı koparabilseydim zamanında da kimseye bağlanmasaydım böyle. Ama beni ben yapan da bu bağlanış değil miydi? Şu hayatımın son demlerinde, bu çileleri tekrar tekrar yüklenmek ne kadar zor. Son mu? Gerçekten geldim mi yoksa yolun sonuna? Yoksa…”
-Tik, tak; tik, tak; tik, tak; tik, tak; tik, tak!..

“Gerçi bu sonu hep istememiş miydim? Kaç kere beş katlı binanın penceresinden aşağıya bakmıştım. Delicesine sevdiğim insanlar yalnız bırakmıştı beni. İçimdeki benlerin savaşını duyuyordum. Biri bırakıver diyordu kendini boşluğa; ama yapamazdım, inandığım değerler engellerdi bunu, hayal ederek ıstırabını yaşardım sadece.”
-Öhh, öhh, öhh
“Istırap… Beni çepeçevre saran zincirler… Hep üzülecek bir şeyler bulur muydum kendime? Mümtaz’a mı benziyorum ne? Ben de aynı îtiyatlarla sarılmışım. Bir düşünceyi en zâlim şeklini alıncaya kadar neden evirip çevirir ki insan?”
“…”
“Mümtaz, Zebercet, Hüsrev... Benim hayatımı nasıl da ele geçirdiniz. Bu hayat benim, siz nerden çıktınız? Neden mahvettiniz benim hayatımı? Siz hayalsiniz, sahtesiniz. Bir dimağdan çıkmış ürünlersiniz. Ama ben gerçeğim, realitenin ta kendisiyim. Rahat bırakın beni, saldırmayın hayatıma!”
-Tik, tak; tik, tak; tik, tak; tik, tak; tik, tak!..
Hasta, puslu gözlerini altın sarısı saatin üzerinde kilitledi. Marazî vücudu ânî titreyişlerle sarsılmaktaydı. Elmacık kemikleri iyice belirmiş, benzi sararmış, zayıflamış vücudu bu eski karyolanın üzerinde bir kemik yığını gibi durmaktaydı. Kırk dereceye varan ateş ile mâzinin derinliklerinden gelip onu kıskıvrak yakalayan ıstırap, hastanın dudaklarında dayanılması güç bir iniltiye dönüşüyordu. Bu iniltiler roma rakamlı saatin hodbin sesine karışarak, havasız kalmış bu odada, her nağmesinde ölümün vazgeçilmezliğini barındıran bir mûsiki olup badanasız duvarlara çarparak yankılanıyordu.
Boncuk boncuk terlemişti. Gözyaşları bu terlere karışarak elmacık kemiklerinden boynuna doğru mütemâdiyen akmaktaydı. Hasta başının altındaki havluyu güçlükle alarak yüzünü kuruladı. Gözleri, mavi iplerle işlenmiş yazıya takıldı.
“Bursa hatırası… Feyza… Bir gün önce mi nihâyet vermiştik? Ama ben bu nihâyeti istememiştim ki. Ayrılmayı!.. Vuslat yaşanmadan hicran olur mu ki? Ah Feyza!.. Seni nasıl sevdim bir bilsen. Sen beni sevmiş miydin? Beni seven, benim karşımdakileri sevdiğim gibi beni seven biri var mıydı acaba? Feyza, şimdi nerdesindir kim bilir? Hani beni kibarca reddettiğin o gün var ya, benim için ne kadar zordu. Ne yapmalıydım, bilemiyordum. Sıkıntılar içime öyle çöreklenmişti ki… Bursa’ya gitmiştim, belki mekân değişikliği dindirirdi acımı. Hiç dindirir mi? Mekân değişsin ne fayda, kalp kafa değişmedikçe.
Ulu Cami’de dua etmiştim. Öyle içtendi ki, insan yalvarmak için hep acıları mı bekler? Sonra küçük bir dükkânın önünde durmuştum. Seksenlerde bir ihtiyar iskemlesine oturmuş yanı başındaki çocuğun saçlarını okşuyordu. Tezgâhlarda rengârenk havlular vardı. Belki içimin karanlığını dindirirdi bu renkler. Tezgâha yaklaştım. Çocuk elindeki elma şekerini öyle tatlı tatlı yiyordu ki… Gözlerim çocuğun gözlerine takıldı. Işıl ışıl parlıyordu. Parlak bir âtînin ışıltısı vardı çocuğun gözlerinde. Kaç defa aynada gözlerime bakmıştım. Benim gözlerim karanlıktı. Hiçbir ışıltı, geleceğe dair hiçbir ümit yoktu. Allah’ım neden bu kadar mutsuzum?”
-Tik, tak; tik, tak; tik, tak; tik, tak; tik, tak!..
“Bütün olumsuzlukları nasıl da kendime çekiyorum. Dertleri nasıl da bir bir oluşturarak benliğime yerleştiriyorum.”
-Öhhh, öhh, öh.
“Keşke evlenebilseydim. Düzenli bir hayatım olurdu belki de. Ne bileyim, belki şimdi yanımda çocuklarım, ölüme huzurlu olarak yaklaşırdım. Ben Feyza’yı sevdim; ama o bana sadece acıdı. Belki başka birini de sevebilirdim; ama neden aklımın bir köşesine onun adını kazıyarak, başkasının gönlümün kapılarını aralamasına müsaade etmedim?
Oğlum olacaktı. Mevsuf koyacaktım adını, Hasan Mevsuf. Çok sevmiştim bu ismi, Çanakkale’de Hasan Mevsuf Tabyası’na gittiğim an karar vermiştim. Oğlum… Hasan Mevsuf’um…”
Kader, nasip değilmiş demek. Yalnızlık bütün kollarıyla kuşatacakmış beni. Ne yapayım, elden ne gelir, kabullenmek gerek”.
-Tik, tak; tik, tak; tik, tak; tik, tak; tik, tak!..
“Sus, sus artık, dayanamıyorum! Zehirli oklarını üzerime atmaktan vazgeç, ne olursun! Düşünmek istemiyorum. Düşünmek mahvediyor beni. Mâziyi bir kusabilsem, o zincirleri bir kırabilsem!..”
-Tik, tak; tik, tak; tik, tak; tik, tak; tik, tak!..
“Susss, sus artık!..”
Hasta, ağırlaşan başını güçlükle yan tarafına çevirdi. Kapanmaya her an hazır olan göz kapaklarını, son bir gayretle araladı. Karşıda, büyük boy aynasında beliren yüzüne baktı. Ne kadar da tanınmaz hale gelmişti. Büyük bir vehmin kıvranışlarında, hayalle gerçek arasında çırpındığını hissetti. Hayatının bütün kederleri, aynaya belli belirsiz düşen hayalinde toplanmıştı. Buna daha fazla dayanamazdı. Göz kapaklarını kapadı.
-Tik, tak; tik, tak; tik, tak; tik, tak; tik, tak!..
“…”
-Tik, tak; tik, tak; tik, tak!..
“…”
-Tik, tak!..

Recep Karataş'tan

Clicky Web Analytics