deyimler etiketine sahip yazılar gösteriliyor. Tüm yazıları göster

Çizmeyi Aşmak Deyiminin Hikayesi  

Yazının Sahibi: karazade Kategorisi:

Milad-ı İsa'dan üç asır evvel Efes'te Apelle (Apel) isimli bir ressam yaşarmış. Bu ressamın en büyük özelliği yaptığı resimleri halka açması ve gizlendiği bir perdenin arkasından onların tenkitlerini dinleyip, hoşa gidecek yeni resimler için fikir geliştirmesi imiş.

Günlerden birinde bir kunduracı, Apel'in resimlerinden birini tenkide başlamış. Önce tepeden tırnağa süzüp, resimdeki çizmeler üzerinde görüşlerini bildirip, kunduracılık sanatı bakımından tenkitlerini sıralamış. Apel bunları dinleyip, gerekli notları almış. Ancak bir müddet sonra adam, resmin üst kısımlarını da eleştirmeye hatta teknik yönden, sanat açısından, renklerin kontrasından ve gölgelerin derecesi üzerine de ileri geri konuşmaya başlayınca Apel, perdenin arkasından bağırmış:

-Efendi, haddini bil; çizmeden yukarı aşma!

Kısa Kes Aydın Abası (Havası) Olsun Deyimi  

Yazının Sahibi: Oğuz Oda Kategorisi:

Balıkesir, eskiden en güzel aba kumaşlarının dokunduğu bir yermiş. Günlerden bir gün Balıkesir'e yolu düşen bir adam, buranın meşhur aba kumaşından bir elbiselik almış, memleketine götürmüş. Elbise diktirmek için doğru terzisine gitmiş.Terzi adamın ölçüsünü aldıktan sonra:

"Bu aba hem üstlük hem de şalvar dikmeye yetmez", deyince tepesi atan müşteri kızgınlıkla terziye bağırmış:

"Yahu nasıl yetmez? Etekleri kısa olsun, kısa kes Aydın abası olsun", demiş.

Bu söz, dükkanda bulunan diğer müşterilerin de çok hoşuna gitmiş ve dilden dile dolaşır olmuş.

Dip Not: Araştırmacı yazar-şair Ahmet Zeki Muslu'ya göre, deyimin doğrusu "Kısa kes Aydın abası olsun" şeklindedir. Muslu'ya göre deyim yıllardır yanlış biliniyormuş. Muslu, yanlışlığın sebebini şöyle açıklıyor:

"Aydın yöresinde zeybekler, abadan yapılmış, dizleri açıkta bırakan potur giyerdi. 2. Mahmut döneminde ıslahatlar kapsamında abanın yerine şalvar (kara don) giyilmesi zorunlu oldu. Aba giymeyi bırakmayan zeybeklerle devlet arasında çatışma başladı. Bu dönemlerde terzilere daha önce söyledikleri gibi, "Kısa kes Aydın abası olsun" diyemediler. Daha sonra bu söz, "Kısa kes Aydın havası olsun" halini aldı"

Helvasıyla ünlü Aydın'da "Kısa kes Aydın halvası olsun" diye de bir deyim bulunduğunu söyleyen Adnan Menderes Üniversitesi Tarih Bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Adnan Öztürk ise "Ancak bence de bu sözün doğrusu, 'Kısa kes Aydın abası olsun' şeklindedir" diye konuşmuş.
http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=151118

Atı Alan Üsküdar'ı Geçti  

Yazının Sahibi: karazade Kategorisi:

"Fırsat elden gitti, iş işten geçti." gibi anlamlar içeren “Atı alan Üsküdar’ı geçti” deyiminin hikayesini, İskender Pala'nın “İki Dirhem Bir Çekirdek” isimli kitabında okudum. Diğer deyimlerimizde olduğu gibi, bu deyimimizin de ilginç bir hikâyesi var. Bu deyimin hikâyesi benim ilgimi çekti, sizin de ilginizi çekeceğini düşündüğüm için sizlerle paylaşmak istedim.

Bolu Beyi’ne baş kaldıran ünlü eşkiya Köroğlu bir gün atını çaldırmış. Asil bir hayvan olan atını aramak için, tebdili kıyafet ile diyar diyar dolaşmış ve sonunda yolu İstanbul’a düşmüş. Atını, satılmak üzere pazara getirilen hayvanlar arasında görünce hemen alıcı rolüne bürünüp:

-Efendi, demiş, bu at güzele benziyor. Ancak binip bir denemek istiyorum. Satıcı onu tanımadığı için binmesine izin vermiş. At, üzerine binen eski sahibini tanıyıp dört nala koşmaya başlamış. Köroğlu, Sirkeci sahiline gelip bol para vererek bir sal kiralamış ve ver elini Üsküdar. Bu arada at cambazı aldatıldığından dolayı kıvranır dururmuş. Köroğlu’yu atıyla birlikte bir sal üzerinde gören cambazın dostlarından biri onu teselli için seslenmiş:

-Üzülmeyi bırak! Atı alan Üsküdar’ı geçti. O adam Köroğlu’nun kendisi idi.

Böylelikle bugün, bu deyimi, “iş işten geçti” manasında kullanıyoruz.

Çadırını Başına Yıkmak  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:

Osmanlı hükümdarları, sefer esnasında hareketlerinden ve hizmetlerinden hoşnut olmadıkları vezirlerini azletmek için kaldıkları çadırın direklerini söktürüp başlarına yıktırırlardı. Bu hareket, iktidardan düşme manasına eski Türk geleneklerinde mevcut olup Orta Asya'dan itibaren uygulanmıştır. Fâtih'in Karaman seferi sırasında Mahmut Paşa'nın; Yavuz' un da Çaldıran dönüşünde Hersekzade Ahmet Paşa ile Dukaginoğlu Ahmet Paşa'nın çadırlarını başlarına yıktırdıkları meşhurdur.

Tarihte hiçbir vezirin, bi-gayr-i hakkın (haksız yere) çadırı başına yıkılmamıştır. Ancak bugün...

Şimdi, bu deyimi damını başına yıkmak şeklinde kullanıyoruz.

İskender Pala / İki Dirhem Bir Çekirdek

Dolap Çevirmek Deyimi Nasıl Oluştu?  

Yazının Sahibi: karazade Kategorisi:

Gizli kapaklı işler çevirmek için kullanılan dolap çevirmek deyimi, bize eski konak geleneğinin bir yadigârıdır.
Kaç göç devirlerinde, zengin konaklarının erkekler kısmına selâmlık, kadınlar kısmına da haremlik denirdi. Aile dışından kimseler geldiği vakit kadın ile erkekler ayrı oturduklarından konağın harem ile selâmlığı arasındaki duvarda bulunan dolap devreye girer ve iki taraf arasındaki hizmetler böylece yürütülürdü. Dolap eskiden etrafında dönen, silindir şeklinde bir aparattır ve raflar halinde düzenlenmiştir. Kadınlar tarafından raflara yerleştirilen yemekler dolap çevrilerek erkekler tarafına geçer, oradan boşalan kaplar yine aynı usul ile alınırdı. Eski konakların çoğunda yemek servisi böyle yapılır, mahremiyet hissi de dolapların her vakit kullanılmasını zarurî kılardı. Aşkın her devrin en geçerli duygusu olduğuna şüphe yoktur. Konaktaki halayıklar, arabacılar,bahçıvanlar vs. ile aşçılar, hizmetçiler,yamaklar,dadılar, kalfalar arasında, fırsatını bulunca ilân-ı aşk için kırmızı gül demetleri, çiçekler, ipekli mendiller, lokumlar, lavantalar vs de bu dolaplara konularak karşı tarafa gönderilir, böylece konak sahibine sezdirmeden dolap çevrilmiş olurdu. Hüseyin Rahmi' nin romanlarında heyecanlı örnekleri abartılarak anlatılan dolap çevirmeden günümüze bu deyim kalmıştır.

İskender Pala / İki Dirhem Bir Çekirdek

Kabak Tadı Vermek Deyimi  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:

Eski insanlar, sıvı maddelerin taşınması için testiler yaparlarmış. Şimdi müzelerde görüp de ne işe yaradığını pek kestiremediğimiz anforalar, aslında sıvı maddelerin ticârî nakli için kullanılmışlarıdr ve özellikle gemilerin sintinelerinde iki üç sıra istiflenmiş olarak taşınırlarmış. Bu itibarla, günümüzün tankerleri yerine eskiden sürülere anfora yüklemesi yapılmak zorundaymış. Su kabağı da tıpkı anfora gibidir ve hemen hemen aynı amaçlarla kullanılmıştır. Ancak daha önce onları tarladan toplamak, kurutmak, boyun kısımlarının ucundan kesip içlerindeki lifleri bir müddet ıslak tutmakla yumuşatıp temizlemek ve nihayet ağzına bir tıpa uydurmak gerekecektir. Böylece kabak kullanıma hazırdır. İçine ister su, ister sirke, ister zeytinyağı, ister susam doldurunuz; yahut ister tas, ister maşrapa, ister sürahi, isterse erzak kesesi yerine kullanınız. Artık o sizin tercihinize kalmıştır. Ama eğer kabağı dalından kopardıktan sonra, güneş altında yeterince kurutmamış ve içinin liflerini iyi temizlememiş iseniz, içine ne koyarsanız koyunuz, uzun müddet beklemeden dolayı kabağın çeşnisi o maddeye sinecek ve böylece "kabak tadı" vermesi kaçınılmaz olacaktır. Binaenaleyh, su kabağını dikine ortadan yararak maşrapa veya hamam tası olarak kullandığınızda kabak tadı verme ihtimali yoktur.

Dilimizdeki "kabak tadı vermek" deyimi, bu uygulamadan kinaye olarak, uzun müddet ısrarcı olunan işlerin gitgide yozlaşması ve bıkkınlık vermesini anlatır.

Çam Devirmek Deyimi  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:

"Çam devirmek" ile "pot kırmak" hemen hemen aynı anlama gelen iki deyimimizdir. "Kaş yaparken göz çıkarmak" da bunlara yakın bir anlamdadır.

Şimdi İstanbul'un merkezî yerleri sayılan pek çok mekânda eskiden eşraf ve kibar takımının sayfiye köşkleri bulunur, her köşk birkaç dönümlük arazi içerisinde bağlar, bahçeleriyle tanınırmış. Zariflerden birinin, Erenköy taraflarında böyle geniş bir köşkü varmış. Bahçesindeki her çeşit ağaç yanında, özellikle çam fidanlarıyla dikkati çeker ve parmakla gösterilirmiş. Köşk sahibi bahçenin bir köşesine ilâve bina yaptırmaya karar verince, gereken keresteyi sonbaharda tomruk hâlinde getirip duvar dibine istifletmiş. O vakitlerin binaları ahşaptan yapılır ve çam, gürgen, meşe, ceviz, vs. ağacın hemen hepsi kullanılırmış.

Sayfiye mevsimi bitince köşk halkı Bayezıt'teki konaklarına taşınmışlar. Efendi, giderken köşkü bekleyecek uşağaşöyle tembihte bulunmuş:

- "Önümüzdeki mevsim hizmetliler için buraya bir ilâve bina yapacağız. Biz yokken bir hızarcı bulup bahçedeki ağaçların arasındaki çamları biçtir, tahta ve kalas yaparak sundurmanın altına istifle."

Saf uşak, denileni yapmakta gecikmemiş. Ne var ki istiflenmiş çam tomruklarını biçtireceğine, bahçenin güzellik sembolü çam ağaçlarını kestirmiş. İri çamlar diğer ağaçların üzerine devrilirken de hızarcıya, "Bizim efendinin cimriliği tuttu. Bu çamları tahta edince yazın gölgeyi nereden bulacak?" diye dert yanarmış.

Haberi efendiye yetiştirenler:

- "Uşak çamları deviriyor, bahçe elden gidiyor" demişler.

Bizim "çam devirmek" deyimi de buradan dilimize yâdigâr kalmış.

İskender Pala / İki Dirhem Bir Çekirdek

"Etek"li Deyimler  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:

Türkçe'nin başka dillerde bulunmayan deyim zenginliğini sizlere bir örnekle açıklayayım. Türkçe'de "etek" gibi basit bir kelimeyle yapılmış birden fazla deyim var. İşte bu deyimlerden bazıları:

Eteği belinde: "Kıvrak ve hamarat kadın" manasına gelir. Eskiden giyilen elbiseler yerlerde sürünecek kadar uzun olduğu ve süratle yapılacak işlerde eteklerin ayağa dolanma tehlikesi olduğu için, etekler kaldırılarak bele sokulmak suretiyle iş yapılmak zarureti olduğundan bu tâbir meydana gelmiştir.

Etek dolusu: "Pek fazla, çok bol" mânâsında kullanılır. "Ben bu iş için etek dolusu para harcadım." örneğinde olduğu gibi. Eskiden, koyacak bir şey bulamayanlar, ellerinde götüremeyecekleri şeyleri, eteklerini kaldırarak oraya koymak suretiyle taşıdıkları için bu deyim çıkmıştır.

Etek çekmek: "Karışmamak, tarafsız durmak"tır. Alâkayı tamamen kesmek mânasında "el etek çekmek" deyimi kullanılır.

Eteklemek: Hürmet makamında "birinin eteğini öpmek" veya "öpercesine eteğine doğru eğilmek." Eskiden köle, câriye, hizmetkâr ve aşağı tabakadan olanlar ve çocuklar, büyüklerin huzuruna girdikleri zaman etek öptükleri için bu tâbir meydana geldi. Günümüzde "eteklemek", "yaranmaya çalışmak, dalkavukluk etmek"tir.

Etekleri tutuşmak: "Telaş ve ızdırâba düşmek", "tehlikeye düşmek, heyecana kapılmak" anlamlarında kullanılır.

Etekleri zil çalmak: "Çok sevinmek" anlamında kullanılır.

Eteğindeki taşları dökmek: "Bütün bildiklerini açıklamak" anlamındadır.

Eteğine düşmek: "Yalvarıp yakarmak"tır. Eskiden, büyüklerden bir şey veya işlenen herhangi bir kabahatin affı isteneceği zaman, onun eteğine sarılmak âdet olduğundan bu deyim meydana gelmiştir. "Eteğine sarılmak" da denir.

Eteğine yapışmak / sığınmak: "Birinin koruyuculuğuna sığınmak" anlamındadır.

Dalga Geçmek  

Yazının Sahibi: Oğuz Oda Kategorisi:

Karadeniz illerinden birinde, zengin bir tüccar iflas eder. Varını yoğunu kaybettiğinden, canına kıymaya karar verir. Sahildeki yüksek kayalardan birine çıkar. Sahile çarpan dalgaları saymaya başlar. Niyeti, dalgalar yüz olunca kendini denize atmaktır.

Kendisini izleyen candan bir dostu ise, onu dikkatle kollamaktadır.
Adamın saydığını duyup, amacını anlayan dostu, tam “…doksan sekiz, doksan dokuz…” derken, adamın koluna yapışır ve:

“Olmadı dostum. Dalga geçti, yeniden say” der.
***

Bu deyim “ alay etmek için, birisiyle şakacıktan eğlenmek” manasında kullanılır.

Akıl Tokmağı  

Yazının Sahibi: Oğuz Oda Kategorisi:

Eskiler "akıl fikir tokmağı olsun" derlerdi, sık sık hata yapıp zor durumda kalanlara. Hayatından olumsuzluklar eksik olmayan insanların aklını başına getiren olaylar ve sebepler vardır. Kötü arkadaşların fenalıklarından uzaklaşıp doğru yolu bulan, olumlu işler yapan insanlar pek çoktur.

Bu insanlar gerçek dost sandığı arkadaşlarından bir tokat yedikleri zaman akıllarını başlarına toplar, aynı hataya bir daha düşmezler.

"Eskiden sinir hastalarını evliya ve türbelere götürüp iyileşsin diye okuturlardı. Türbedar hastayı muayene eder, ya alıkor ya da başka bir türbeye götürülmesini tavsiye ederdi. Eğer hasta türbede birkaç gün kalırsa, gündüzleri türbedar tarafından okunup üflenir, bazen "akıl tokmağı" denilen ağaçtan yapılmış bir tokmağı türbedar, ansızın hastanın başına hafifçe vururdu. Hasta başına vurulan bu tokmağın tesiriyle aklını ve hafızasını toplardı. Bu aslında kişiler üzerinde ani tesiri olan şok tedavisinden başka bir şey değildi"
***

Kişinin aklını başına getiren, olumlu yöne döndüren, ani olaylardan söz edilirken, işte bu 'akıl tokmağı' deyimi kullanılır.

Neler Geldi Neler Geçti Felekten Un Elerken Deve Geçti Elekten  

Yazının Sahibi: Oğuz Oda Kategorisi:

Varlıklı bir adam, kızını uzaktan bir köye gelin etmiş. Kızına verdiği çeyizi deveyle göndermiş. Aradan epey zaman geçmiş, adam kızının köyüne, onları görmeye gitmiş. Kızı un eliyormuş, babası ona: "Nasılsın?" diye sormuş. Kız, uzun uzun dertlenmeden, şikayet etmeden, babasına durumu şöyle dile getirmiş:

"Neler geldi, neler geçti felekten
Un elerken, deve geçti elekten"

Baba, bu arifane sözlerden; kızının ailesinin çok yoksul düştüklerini, her şeyi sattıkları gibi deveyi de sattıklarını, onun parasıyla buğday aldıklarını ve şimdi o buğdayın ununu elediğini anlamış.
***

Bu deyim, "sıkıntıların, yoksulluğun, hayatta insanın başına neler getirdiğinin" bir özeti olarak söylenir.

Gelelim Bamyanın Faziletine Deyimi  

Yazının Sahibi: Oğuz Oda Kategorisi:

Köyün birinde cami cemaatinden bir adamcağız varmış. Hem saf hem de cahilceymiş ama, tek arzusu imam efendiler gibi kürsüye geçip, cemaate vaaz etmek nasihatte bulunmak imiş. Bu sebeple ne vakit bir fırsat bulsa -mesela imam azıcık gecikse- hemen kürsünün ucuna ilişir, kürsüde duran vaaz kitabını imamın işaretlediği yerden açar, hem okur, hem anlatırmış.

Cemaat bunun bu haline önceleri gülüp geçiyorsa da, bakmışlar işi azıtıyor. Artık eskisi gibi kürsünün kenarına ilişmek yerine iyice içine kuruluyor, imam varmış yokmuş fark etmeden "Ey cemaat! Ey Ümmet-i Muhammed! Ey gafiller!..." diye veryansın ediyormuş.

Cemaatten birkaçı:
"Şuna iyi bir ders vermezsek, başımıza Şeyhülislam kesilecek" diye karar almışlar ve imamı da tezgahın içine dahil edip, bir oyun hazırlamışlar.

Bir cuma günü cami tıklım tıklım dolu iken, imam bilerek vaaza geç kalmış. Caminin öteberi işlerini gören ve müezzinlik yapan başka biri ise, her vakit kürsüde duran vaaz kitabını alıp, yerine bir yemek kitabı koymuş. Bizimkisi bakmış imam ortada yok. Cemaat da maşallah pek kalabalık. Hemen ayağa kalkıp, safları yara yara kürsüye gelip çıkmış. Şöyle bir boğazını temizledikten sonra, önündeki hazır duran kitabı işaretli yerinden açmış ve okumaya başlamış.

"Eveeet, gelelim bamyanın faziletlerine..."
***

Bu deyim, bir mevzu anlatılırken konuşanın lafı uzatması, alakasız konulara girmesi gibi durumlarda kullanılır. "Önemli işleri bitirdik de, sıra bunlara geldi.." manasına gelir.

Deyimlerle Ortaçağ Rezilliği  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi: ,

1500'lerde İngiltere'de işler şöyle yapılıyordu:

İnsanların çoğu Haziran'da evleniyordu Çünkü senelik banyolarını Mayıs ayında yapıyorlar, Haziran'da hâlâ çok kötü kokmuyorlardı. Ama yine de kokmaya başladıkları için gelinler vücutlarından çıkan kokuyu bastırmak amacıyla ellerinde bir buket çiçek taşıyordu.

Banyolar içi sıcak suyla doldurulmuş büyük bir fıçıdan meydana geliyordu. Evin erkeği temiz suyla yıkanma imtiyazına sahipti. Ondan sonra oğulları ve diğer erkekler, daha sonra kadınlar, sonra çocuklar ve en son olarak da bebekler aynı suda yıkanıyordu. Bu esnada su o kadar kirli hâle geliyordu ki içinde gerçekten bir şeyleri kaybetmek mümkündü. İngilizce'deki "banyo suyuyla birlikte bebeği de atmayın" (Don't throw the baby out with the bath water) deyimi buradan gelmektedir.

Evlerin çatıları üst üste yığılmış kamıştan yapılıyor, kamışların altında tahta bulunmuyordu. Burası hayvanların ısınabilecekleri tek yer olduğu için bütün kediler, köpekler ve diğer küçük hayvanlar (fareler, böcekler) çatıda yaşıyordu. Yağmur yağdığı zaman çatı kayganlaşıyor ve bazen hayvanlar kayarak çatıdan aşağı düşüyordu. İngilizce'deki "kedi-köpek yağıyor" (It's raining cats and dogs) deyimi buradan gelmektedir.

Zemin topraktı. Sadece zenginlerin zemini topraktan başka bir şeyden yapılmıştı. “Toprak kadar fakir” (dirt poor) tabiri buradan çıkmıştır.

Yemek pişirme işlemi her zaman ateşin üzerine asılı durumdaki büyük bir kazanın içinde yapılıyordu. Her gün ateş yakılıyor ve kazana bir şeyler ilave ediliyordu. Çoğu zaman sebze yeniyor, et pek bulunmuyordu. Akşam yahni yenirse artıklar kazanda bırakılıyor, gece boyunca soğuyan yemek ertesi gün tekrar ısıtılarak yenmeye devam ediliyordu. Bâzen bu yahni çok uzun süre kazanda kalıyordu. "Bezelye lapası sıcak, bezelye lapası soğuk, kazandaki bezelye lapası dokuz günlük" (peas porridge hot, peas porridge cold, peas porridge in the pot nine days old) tekerlemesinin menşei budur.

Parası olanlar kalay-kurşun alaşımından yapılmış tabaklar alabiliyordu. Asidi yüksek olan yiyecekler kurşunu çözerek yemeğe karışmasına sebep oluyor, böylece gıda zehirlenmelerine ve ölüme yol açıyordu. Domatesler buna sık sık sebep olduğu için bundan sonraki yaklaşık 400 yıl boyunca domateslerin zehirli olduğu düşünülmüştü.

Çoğu insanın kalay-kurşun alaşımından yapılmış tabakları yoktu. Onun yerine tahta tabaklar kullanıyorlardı. Çoğu zaman bu tabaklar bayat ekmekten yapılıyordu. Ekmekler o kadar bayat ve sertti ki uzun zaman kullanılabiliyordu. Bunlar hiçbir zaman yıkanmadığı için içinde kurtlar ve küfler oluşuyordu. Kurtlu ve küflü tabaklardan yemek yiyen insanların ağızlarında "tabak ağzı" (trench mouth) denen hastalık ortaya çıkıyordu.

Ekmek itibara göre bölüşülüyordu. İşçiler yanık olan alt kabuğu, aile orta kısmı, misafirler de üst kabuğu alırdı.

Ortaçağda Avrupa'daki rahibelerin yüz ve ellerinden başka yerlerini yıkamaları kesin olarak yasaklanmıştı. Kastilya Kraliçesi İsabella bile 50 yıldan fazla süren hayatı boyunca iki kez banyo yapmıştı.

Kirlilik adeti Amerika'ya da bulaşmış Pennsylvania ve Virginia eyaletlerinde ''banyo yapmayı yasaklayan'' ya da belirli kısıtlamalar getiren kanunlar çıkarılmıştı. Philadelphia'da ise kanunla bir ay içinde birden fazla banyo yapan insanlar cezaevine gönderiliyordu.

Tuvaletle henüz tanışmayan Avrupa'da lazımlıkları sokaklara boşaltma âdeti 17. yüzyıla kadar sürdü. Fransa krallarından 14. Louis, gününün belli bir zamanını lazımlığında oturarak geçirir, devlet işlerini de buradan yürütürdü.

1600'lerde İstanbul'a gelen İngiliz büyükelçiler, lazımlık kullanma ve bunu da pencereden boşaltma adetleri yüzünden şehirden uzak olan Tarabya'yaki bir konağa gönderilmişti. 19. yüzyıla gelindiğinde, kesin olarak tuvalet kullanma sözü vermeleri üzerine Taksim'e taşınmalarına izin verilmişti.

O Sırada Endülüs

Kurtuba’nın 113.000 ev, 600 cami, 300 hamam, 50 hastane, 80 resmi ilkokul, 17 daha yüksek eğitim yeri, bir çok yüksek okul, 100.000 cilt kitabıyla 20 resmi kütüphanesi vardı. O tarihlerde

İstanbul hariç hiçbir şehir 300.000 den fazla nüfusu, hiçbir belediyenin hastanesi, dikkate değer kütüphanesi ve umumi bir hamamı asla yoktu. 950 yılında Kurtuba caddeleri, öküz arabalarıyla düzenli olarak temizleniyor, caddeler evlerin duvarlarına asılan lambalarla aydınlatılıyordu.

Endülüs halkı kurak toprakları verimli kılabilmek için kuyular açıp 20-30 metre çapındaki su çarklarıyla su taşıma araçları yaptılar. Dağların sularını 5 km’ye kadar genişleyen havuzlarda topladılar. Buralara düzenli sulama kanalları inşa ettiler.

Yazı Ahmetrix.com' un sahibi Ahmet Akçay'a aittir.

Suya Düşmek Deyimi  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:

Vaktiyle, Yeniçeri'lerin topçu ocağında, askerlerin atış talimi başlıbaşına seyirlik bir hadiseydi. Atışların, el ve göz yordamıyla yapıldığı o zamanlar, Bölükbaşı atış yapacak ere şöyle emir verirdi:

"Haydi oğlum aslan, yamacıma yaslan, barut hakkı iki cezve ile bir kepçe. Allah rast getire, nişangahına denk getire. Endahtttt.."

Top ateşlenir ve hedefin yakınlarına siper almış olan gözcü neferi atışın sonucunu bildirirdi:

"Bir bağ, üç evlek sağa kaydı kumandanım!"
Bunun anlamı:

"Mermi hedefi bulmadı kumandanım. Devlet-i Ali'nin güllesi, bad-i heva zayi olup gitti" demekti.

Karadan denize yapılan atış talimlerinde ise, deniz ortasına eskimiş bir tekne bağlanır ve topçulardan bu eskimiş tekneyi vurmaları istenirdi. İşte bu sırada hedefi vuramayan mermiler; 'suya düşerdi'. O zaman gözcü neferleri:

"Suya düştü kumandanım!" diye bağırırlardı.

***

Bu deyim, işimizin herhangi bir nedenle yarım kalması, olmaması karşısında, "işimizin suya düştüğü" şeklinde kullanılır. "Bir netice alamadık, emeğimiz zayi oldu, planlarımız boş çıktı" manasındadır.


Bu deyim sevgili blogdaşım Oğuz Oda'dan alınmıştır. Teşekkürlerimi sunuyorum kendisine...

Ağzından Baklayı Çıkarmak Deyimi  

Yazının Sahibi: kabakmeltemi Kategorisi:

"Çıkar baklayı ağzından", "Ne demek gerekiyorsa çekinmeden söyle" anlamına gelen bir deyim. Tasavvuftan gelen hikâyesini de yıllar boyunca verdiği emeklerle bize çok değerli eserler kazandıran, kendisine hayran olduğum, saydığım, sevdiğim Abdülbâki Gölpınarlı'dan öğreniyoruz. Allah rahmet eylesin... İşte hikâye:

Yeni derviş olmuş birisi, eski huyunu bir türlü bırakamamış; münâsebetsiz bir şey görünce, duyunca hemen küfrü basarmış. Şeyhi "Derviş kardeş, vazgeç şu huyundan. Bizim yolumuz edep yolu." dediğinde derviş kendinin de istemediğini ama ağzının da alışmış olduğunu söylemiş. Şeyh, dervişe bir bakla vermiş, bunu dilinin altına koymasını ve küfredeceği zaman ağırlığını hissedince vazgeçmesini söylemiş. Derviş şeyhin dediğini yapmış, baklayı ağzına yerleştirmiş. Gerçekten de küfredeceği zaman, ilk heceyi söyler söylemez baklanın yuvarlanışı dervişi kendine getirmeye başlamış. Zaman geçtikçe küfrü bırakmış ama yine de baklayı ağzından çıkarmamış.

Bir gün şeyhiyle beraber bir yere gidiyormuş.Şeyh önde, derviş bir adım arkada yürürlerken evin birinin penceresi açılmış, bir kadın "Derviş babalar, azıcık durun." demiş. Şeyh, ya üflenecek bir hasta olduğunu ya da kadının bir derdi olup onlara soracağını düşünmüş ve durmuş. Tam o sırada yağmur çiselemeye başlamış. Biraz durmuşlar, evden hiç ses çıkmamış. Bu arada yağmur da çoğalmış. "Yürü derviş kardeş." demiş şeyh. Tam adımını atarken pencere yine açılmış. Kadın biraz daha beklemelerini söylemiş. Şeyh, hastayı hazırladıklarını ya da göç yüzünden hazırlandıklarını düşünmüş, durmuş. Yağmur da iyice çoğalmış ve şeyh de derviş de sırılsıklam olmuşlar. Derken pencere yine açılmış ve kadın artık gitmelerini söylemiş. Şeyh, "Peki bacı, bizi niye beklettin?" deyince kadın demiş ki: "Tavukları kuluçkaya yatırıyordum. Sizin kavuklarınız büyük. Civcivler de tepeli olsun, horoz çıksın diye size karşı yatırdım." Şeyh, bu sözü duyunca dervişe dönüp, "Derviş kardeş..." demiş, "Çıkar baklayı ağzından."

:)

Kös Dinlemiş Deyimi  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:

Rivayete göre vaktiyle Osmanlı ordusunda yıllarca kös taşıyarak ihtiyarlamış bir deve emekliye sevkedilmiş. Gördüğü hizmetin karşılığı olarak boynuna bir tekaütlük beraatı asılmış ve istediği bağ - bahçeye girip otlamasına izin verildiği, buna mâni olanların cezalandırılacağı ilân edilmiş.

Fermanlı deve, özgürlüğün bütün nimetlerinden alabildiğince yararlanıp giderken bir gün fakir bir adamın bostanına girip önüne gelen ne varsa silip süpürmeye başlamış. Bostan sahibi yüreği yanarak manzarayı bir müddet seyretmişse - Yahu komşu! Boşuna emek çekme. O deve yıllarca kös dinlemiş; senin teneke sesine aldırmaz bile!de dayanamayıp deveyi kovmaya yeltenmiş. Ancak bunu kimseye belli etmemesi gerektiğinden eline bir teneke alıp küçük bir çubuk ile yavaş yavaş vurmayı ve ufak yollu gürültü ile deveyi ürkütmeyi denemiş.

Bu ses deveye sinek vızıltısı gibi gelmiş olsa gerek ki oralı bile olmamış. Bostan sahibi biraz daha yaklaşmış, kulağının dibine varmış ama nafile! Bu sefer tenekeye bir perde daha yüksekten vurmayı denemiş. Deve hazretleri dönüp bakmıyor bile! Tempoyu arttırmış. Yine kâr etmiyor.

Bu arada yan tarlada çalışan komşusu gürültüyü duyup seslenmiş:

- Yahu komşu! Boşuna emek çekme. O deve yıllarca kös dinlemiş; senin teneke sesine aldırmaz bile!

İskender Pala / Âşina Güzeller' den...

Bu deyim başından pek çok şeyler geçmiş, nice zorlukları ve tehlikeleri atlatmış kişilerin vurdumduymazlıkları, kaygısız ve soğukkanlı davranışları üzerine kullanılır. Deyimde geçen "kös" bir davul çeşididir.

Ateş Pahası Deyimi  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:

Vaktiyle Osmanlı hükümdarlarından biri maiyetiyle avlanmaya çıkmış. Bir ceylanın peşinden koşarken, vakit bir hayli ilerlemiş ve gün batmaya yüz tutmuş. Bu sırada gök kararmış, ortalığı şiddetli bir rüzgâr ve ardından da savruntulu bir yağmur bastırmış. Hünkâr ve adamları, en yakın kulübeye kendilerini zor atmışlar.
- Ağa, demiş, ateş iyiydi, şimdi pahasını verin!
Meğer sığındıkları kulübe odunculuk yapan bir garibe aitmiş. Adamcık onları içeri almış. Sultan her ne kadar adamı tedirgin etmemek için kim olduklarını söylememiş ise de oduncu durumu kavramış ve ocağa büyük odunlar atıp kulübeyi iyice ısıtmış. Dışarıda hem ıslanıp hem üşüyen padişah ve adamları bu durumdan pek memnun kalmışlar ve geceyi orada rahatça geçirmişler. Hatta bir ara hünkâr:

- Doğrusu şu ateş bin altın eder, diye söylenmiş.

Ertesi gün yola çıkacakları vakit, padişah oduncuya sormuş:

- Efendi, bizi ihya ettin, harlı ateşin sayesinde geceyi pek rahat geçirdik. Söyle bakalım borcumuz ne kadar?

Oduncu, fırsatı değerlendirmenin zamanıdır deyip rayici yüksek tutmuş:

- Bin altın beyzadem!

Vekilharç hemen atılmış:

- Ne masraf ettin ki bin altın istersin bre densiz?

- Sabaha kadar ateşi aynı kıvamda tuttum. Böyle dağ başında bu ateş az bulunur.

- Ama ateş bu denli pahalı mıdır?

O sırada padişah vekilharcına dönüp:

- Ağa, demiş, ateş iyiydi, şimdi pahasını verin!

Oduncunun bu tavrı halk arasında şüyû bulunca, değerinin üstünde fiyat biçilen şeyler hakkında "ateş pahası" denilmeye başlanmış ve giderek deyimleşmiş. Umulana göre çok pahalı bulunan fiyatlar hakkında bugün dahi "ateş pahası" denir.

İskender Pala / İki Dirhem Bir Çekirdek' ten...

Sarı Çizmeli Mehmet Ağa  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:

Önce, Barış Manço'ya rahmetle şu mısraları okuyalım:

Yaz dostum! Yoksul görsen besle kaymak bal ile
Yaz dostum! Garipleri giydir ipek şal ile
Yaz dostum! Öksüz görsen sar kanadın, kolunu
Yaz dostum! Kimse göçmez bu dünyadan mal ile

Yaz tahtaya bir daha
Tut defteri kitabı
Sarı Çizmeli Mehmet Ağa
Bir gün öder hesabı

Evet! Hesabı ödemeyen Sarı Çizmeli'nin hikâyesi şöyle:

Sarı çizmenin moda olduğu bir zamanda, İzmir eşrafından birisi, uşağını çağırıp tembihlemiş:

- Bak a efendi! Aydın'dan Mehmet Ağa isminde birisi gelecek. Harman zamanında sarı çizme alması için on dört akçe vermiştim. Borcunun vadesi geldi, bugün defterden borcunu sildim. Şimdi faytona bin, doğru istasyona! Uzun boylu, orta yaşlı, efe bıyıklı biridir, hemen tanırsın.

Uşak istasyona varmış. Tren boşalmaya başlamış. Bir müddet, tarife uygun adam aramışsa da nafile. Bari çizmesinden tanıyayım diye bu sefer ayakları izlemeye başlamış. Ne var ki sarı çizmelerden giyen giyene. Nihayet çaresizlik içinde en benzettiği kişiye seslenmiş:

- Mehmet Ağa! Bizim bey seni konakta bekliyor.

Tesadüf bu ya, sarı çizmeli adamın adı Mehmet olup Aydın'da kendisini ağa diye çağırırlarmış. Beraberce konağa varmışlar. Bey bakmış ki gelen sarı çizmeli ile onun borçlusu Mehmet Ağa arasında bir benzerlik yok. Elindeki defterin alacak hanesine bir yandan Mehmet Ağa'nın adını yeniden yazarken, diğer yandan uşağı paylamaya başlamış.

Nihayet uşak:

- Bey, demiş, burası koca bir şehir, sarı çizmeli de çoktu; Mehmet Ağa da. Seninkini yaz deftere bir daha!

Bu hikâye halk arasında yayıldıktan sonra, kim olduğu, ne olduğu belli olmayan birisinden bahsedilirken "Sarı çizmeli Mehmet Ağa" deyimi kullanılmaya başlanmıştır.

Aslan Payı Deyiminin Hikâyesi  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:

"Hak edilenden daha çok alınan pay" için kullanılan bu deyimin hikâyesi de oldukça ilginç. Bütün batı dillerine giren "aslan payı" deyimi, Ezop hikâyelerine kadar uzanır.

Bir aslan, bir tilki ve bir eşek, beraberce bir av partisi düzenler; heyecanlı bir kovalamacadan sonra büyük bir geyik öldürülür. Hepsi, bilhassa aslan, çok açtır. Aslan, "Buraya gel eşek kardeş!" diye kükrer. "Ganimeti böl, yoksa açlıktan ölmek üzereyim."

Eşek, geyiği üç eşit parçaya bölmek üzereyken, aslan kükreyerek üzerine saldırır ve bir pençe darbesiyle eşeğin işini bitirir. Daha sonra tilkiye döner ve "Bakalım sen bu geyiği iki parçaya nasıl böleceksin?" der.

Zavallı eşeğin leşine bir göz atan tilki, ormanlar kralına "aslan payı"nı ayırır ve kendisi için ise küçücük bir parça alır.

Aslan, bu bölüştürmeyi beğenmişçesine başını sallar ve tilkiye sorar: "Çok hakça bir bölüştürme. Sana bunu kim öğretti?"

Tilki cevap verir: "Eğer benim bir derse ihtiyacım varsa, eşek kardeşin leşine bakmak yeterlidir."

Afyonu Patlamak  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:

Eski tiryakiler, Ramazan Ayı'nda afyonu macun hâline getirir ve mercimek büyüklüğünde toplar yapıp her sahurda iki üç tane yutarlarmış. Ancak her bir macunu sırasıyla bir, iki, üç kat kâğıtlara da sarmayı ihmâl etmezlermiş. Böylece kâğıt, mide öz suyunda eriyince macun midede dağılır ve birkaç saatliğine keyif devam edermiş. Tabiî iki kat kâğıda sarılan macun, birkaç saat sonra, üç kat kâğıda sarılı olan macun da onu takiben kana karışınca tiryaki iftara kadar rahat etmiş oluverir. Ancak bu planın yolunda gitmediği, afyonun kâğıdının zor parelendiği yahut kana karışması geciktiği durumlarda tiryaki krizlere girer ve dış dünyadan âdeta kopar. Afyonu patlayıp kana karışasıya kadar farklı tepkiler verir.

Konuşulan veya yapılan şeye uygun karşılık verilmeyen, anlama ve algılamada geciken durumlarda "Daha afyonu patlamadı galiba!" gibi cümleler söylenmesi bundandır.

İskender Pala / İki Dirhem Bir Çekirdek

Ben de bu deyimi ilk defa duyuyorum. Artık kullanırım. "Jeton kareli galiba!" veya "Jeton düşmedi henüz" den daha iyidir ve insanın ne kadar bilgili olduğunu gösterir diye düşünüyorum.

doctus

Clicky Web Analytics