Makaleler etiketine sahip yazılar gösteriliyor. Tüm yazıları göster

Bu yazımda size, Arapça ve Farsça'dan Türkçe'ye geçen sıfatların, Türkçe'de nasıl adlaştığını göstereceğim.

Ülkeler günümüzde birbirleriyle savaşırken, daha çok soğuk savaşı tercih ederler. Soğuk savaş derken şunu kastedebiliriz: Ekonomik, psikolojik, dil ve kültür savaşı... Bunlardan dil ve kültür savaşı o kadar ciddi boyutlara ulaşıyor ki, bir zaman bakıyorsun o milletten eser kalmamış ve yok olmaya yüz tutmuş. Bu tutum çok eski zamanlara kadar dayanır. Milletler savaşıp yenemedikleri ülkeleri, en zayıf noktaları olan dilleri ve kültürleri ile mağlup etmeye çalışmışlardır. Şu anda, Türkler üzerinde oynanan politika da bundan ibarettir. Ne yazık ki Türkler, mankurtlaştırılıyor! Geçmişini bilmeyen, tanımayan gençler yetiştiriliyor. Her yeni kuşak bir öncekini reddediyor, geçmişinden ve atalarının yaptıklarından utanıyor. Bilinçsiz, sorumluluk duygusundan uzak, başıboş nesiller meydana geliyor. Bu şekilde millet, sosyal bunalıma giriyor ve ülkede kutuplaşmalar meydana geliyor. Her neyse, çok uzattım, son olarak şunu söylemek istiyorum: Millletler arası kelime alışverişi gereklidir, fakat bu kelime alışverişinde; halkımızın kullandığı su kelimesi yerine âb, ay yüzlü sıfatının yerine mâh-çehre... gibi tamamıyla yabancı kelimeleri tercih etmemeliyiz. Fakat, o kadar güçlü bir dile sahibiz ki, aldığımız yabancı kelimeleri, dilimizde Türkçeleri olmasına rağmen Türkçeleştirmekten ve kendi dilimizin mahsûlü haline getirmekten geri kalmıyoruz. Aşağıdaki örneklerde bunu, en bariz şekilde göreceksiniz:

Lahmacun: Bu sözcüğün "macun"la ilgisi dolaylıdır. Arapça'da "acin" yoğrulmuş (macun o kökten gelir), "lahm" ise "et" demektir. Lahm-i acin: yoğrulmuş et...

Sehpa: Farsça’da seh (üç) ve pa (ayak) kelimelerinin birleşmesinden oluşmuştur. Anlamı üç ayaklı demektir.

Türk Dili Hakkındaki Düşüncelerim  

Yazının Sahibi: karazade Kategorisi:

Türk Dili çok gelişmiş bir dildir. Bunu 9.yy' da ortaya çıkarılan Orhun Abideleri'nin dilinden anlayabiliyoruz. Türklerin ilk eserlerinin Orhun Abideleri olduğunu biliyoruz, fakat Türklerde yazı dili çok önceden başlamıştır. Bir çok Türkolog bu görüşü savunmaktadır. Türk dili, o dönemlerde en saf halindedir ve dışarıdan çok az etkilenmiştir. 18.yy'a geldiğimizde karşımıza bambaşka bir Türkçe çıkar. Bu Türkçe (Batı Türkçesi'nden bahsediyorum) Arapça ve Farsça'nın etkisinde kalmış ve adeta sûni bir dil olmuştur. Cumhuriyetin ilanından sonra buna bir çare aranmış ve bütün yabancı kelimelerin dilden çıkarılması istenmiştir. Bu çok saçma bir karardır. Bir dilin gelişmişliğini, diğer dillerden aldığı yabancı kelimelerin fazlalığından anlarız. Bu gün bir çok çağdaş, gelişmiş diyebileceğimiz milletler, diğer dillerden yararlanmaktadırlar.(İngilizce, Farsça'dan etkilenmiş birader-brother; mader-mother; kat'-cut) Bizim dilimizdeki köşe, kalem ve kitap gibi bir takım kelimeler de Farsça, Arapça'dan alınmış ve Türkçeleştirilmiştir, yani kendi ses özelliklerimize çevrilmiş ve o kelimeyle alakalı deyimler yaratılmıştır: Köşe kapmak, baş köşe vb...

Şimdi size söyleyeceğim kelimede 3 farklı dilin etkisini göreceksiniz: ''ÇAY- DAN-LIK'' burada ''Çay'' Çince bir kelime, ''Dan'' Farsça'dan alınmış bir ek, ''Lık'' ise Türkçe'deki yapım eklerimizden biridir.

Şu anda da Hint Avrupa dil ailesinden İngilizce'nin etkisi altındayız, o dil ne kadar bizim ses özelliklerimize uymasa da yine de yararlanmamız gerektiğini düşünüyorum, bu şekilde dil zenginleşir, gerilemez. Aldığımız yabancı kökenli kelimeleri evirip çevirelim ve Türkçe'ye uyduralım, işte o zaman Türk dili dünya dilleri arasındaki yerini bir defa daha pekiştirir.

46 Sene Önceki Türkçe Yanlışları  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi: ,


Her zaman tartıştığımız bu Türkçe yanlışları acaba günümüzde mi ortaya çıkmış? Tabii ki hayır. Daha önceki yazılarımızda da geçmişten örnekler vermiştik. Bu yazımızda da Peyami Safa'nın 2 Aralık 1962'de Milliyet'teki köşesinde ele aldığı Türkçe yanlışlarını aynen buraya alıyorum.

"Bence lisan, ancak fikrin ifadesine yarayan bir vasıtadır. Bu itibarla lisan, bütün milletlerin birbirlerinden yardım aldıkları bir ifade vasıtasıdır.

Lisan kelime uydurmasyonu değildir. Meselâ, "nesil" yerine "kuşak" demek, "avîze" yerine "sarkanak" demek halt etmektir.

... Bir kelimenin bir lisana mâl olması için o kelimenin iştikâkı (aynı kökten çıkma, türeme), kökü ve ahengi gibi bâzı şartları vardır. Meselâ, "hâkim" kelimesini "yargıç" yapanlar, bununla neyi ifade etmek istiyorlar?

Hâkim, hüküm, hakem, hikmet, mahkûm, muhakeme, mahkeme, ahkâm... Bir kere, bu kelimelerin aynı kökten muhtelif şekillerle arzettiği zenginliğe bakın, bunun yanında "yargıç" kelimesinin fakirliğini düşünün.

... Dahası var. "Yanlış" kelimesini de şimdi "yanlış" olarak "yalnış" diye kullanıyorlar. Bunun aksine "yalnız" kelimesine de "yanlız" diyorlar.

Güzelim Türk dili ağlanacak hâle gelmiştir.

Gericiliğe gelince: Biz, Türk dilinin zenginleşmesini istiyoruz; onlar, lisanı dar bir çerçeve içine sokmak ve acayip kelimeler uğruna fikri feda etmek istiyorlar."

Deccal'i Dekkal Diye Okumak Kibarlığı  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:

"...Bir televizyon spikerimiz, merhum Ahmet Taner Kışlalı' nın en son yazısını okurken (O sıralarda suikaste kurban gitmişti kendisi) o yazıda geçen Deccal kelimesinin İngilizce olduğunu sanmış ve Deccal'i iki defa Dekkal şeklinde okumuştu.

Üniversite tahsili yapmasına rağmen, Deccal kelimesini hiç duymayan, bilmeyen, görmeyen ve Deccal'i İngiliz alfabesine göre okuyan bir Türk genci!

Bu, kendi dilimizden, kendi kültürümüzden, kendi medeniyetimizden yavaş yavaş kopuşumuzun neticesi. Cocacola yazılıp, kokakola okunduğunu bilen üniversite okumuş spikerimiz, ömründe ilk defa gördüğü Deccal kelimesini de bir İngiliz ağzıyla Dekkal şeklinde telaffuz ediyor.

Deccal aramıza ne zaman karışır? Bunu elbette bilemeyiz. Yalnız şunu söyleyebiliriz: Türkçemizin deccalları içimizdedirler. Bugün Türkiye'de yayınlanan 100 dergiden yetmişinin ismi, tamamen Batı kaynaklı kelimelerdendir. Neden? Türkiye bir sömürge ülkesi midir?

Büyük şehirlerimizi saran bir hastalık, yavaş yavaş Anadolu'ya da yayılıyor. Büyük işyerlerimizin ve mağazalarımızın isimleri, İngilizce'den, Fransızca'dan, İtalyanca'dan alınan kelimelerle sırıtıp duruyor. Niçin?..."

Yavuz Bülent Bâkiler / Sözün Doğrusu 1

Enflasyona Şişkinlik Diyelim!  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:


Geçen yazılarımda kaynak olarak kullandığım Türk Edebiyatı Dergisi'nin 1996 Haziran sayısının bir bölümünde TDK tarafından yabancı kelimelere bulunan karşılıkların listelendiği bir yazı gördüm. Oradaki ilginç, komik karşılıkları (özellikle de tutulmayan karşılıkları) TDK tarafından yapılan açıklamalarıyla birlikte yazmak istiyorum.

Enstrüman: Fransızca instrument (âlet, makine, cihaz; çalgı, saz; senet, evrak) Bu kelime dilimizde son zamanlara kadar daha çok çalgı âleti anlamıyla kullanılmıştır. Bir müzik terimi olarak Türkçe'ye yerleşen bu söz, ekonomi alanında da kullanılmaya başlanmıştır. Bu anlam için kurulumuz mâlî belge sözünü önermektedir.

Örnek: Riski sevmeyenlerin ilgi odağı olan yatırım fonları, 1993 yılında en çok talep gören mâlî belgelerden biri oldu.


Enstrüman kelimesiyle kök bakımından ortak olan enstrümental ise daha çok müzik alanında geçer. Bunun için önerdiğimiz karşılık sözsüz'dür.

Enflasyon: Fransızca inflation (piyasadaki para miktarı ile malların ve satın alınabilir hizmetlerin toplamı arasındakiaçığın büyümesinden ortaya çıkan ve fiyatların toptan yükselmesi, para değerinin düşmesi biçiminde kendini gösteren ekonomik süreç, para şişkinliği) Bu kelimenin Türkçe Sözlük'te belirtildiği gibi para şişkinliği sözüyle karşılanması uygun görülmüştür. Para şişkinliği bâzı kullanımlarda yalnızca şişkinlik olarak da enflasyon sözünü karşılamaktadır.

Örnekler: Ağustos ayının şişkinlik rakamları bugün açıklanıyor. Gelişmiş ülkelerde yıllık para şişkinliği olarak bulunacak rakamlar, bizde aylık para şişkinliğini ifade ettiği zaman bir bayram yapmadığımız kalıyor.


Daha birçok kelime var onları da bir başka yazımda yazarım. Şimdi soruyorum size. Siz hiç "enstrümental" yerine "sözsüz" diyen, "enflasyon" yerine "para şişkinliği" veya "şişkinlik" diyen birini işittiniz mi?

Yeni Bir İstilâ: İngilizce  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:

Bir önceki yazımda da olduğu gibi bu yazım da Reha Oğuz Türkkan'ın Türk Edebiyatı Dergisi'nin 1996 Haziran sayısından. Bu yazının 12 yıl önce yazıldığını tekrar hatırlatarak makaleye geçiyorum.

"... O günlerde Türkçemiz bir kere daha kurtarılmıştı ama her zamanki gibi çeyrek aydınlarımız dilimizi rahat bırakmayacaklardı. Bu sefer de İngilizce sözcüklerin istilâsına uğradık.

Uzun söze ne hâcet? Hepimiz her yerde bunu görmüyor muyuz? Sadece mahallemden birkaç örnek vereyim: İstanbul'un Kadıköy yakasında, turistik olmayan (yâni bu mazereti de olmayan) 10-15 sokak boyunca rastladığım dükkân isimleri:

Wilde Life (Av Mağazası - Üstelik imlâ yanlışlı)
Firstlady (Başbayan (!))
Le Petit Cafe (Bu da Fransızca)
Opti-Center (Gözlükçü)
Grill (kebapçı)
Almancası da var: Dr. Med. Arz für innere Medizin.

Tercümesi hiçbirinde yok! Türk müşteri, birkaç dil bilmiyorsa, o dükkânların ne sattığını, o doktorun neyi tedavi ettiğini nereden bilecek?

Bir gazete naklediyor: Teşvikiye'de hepsi İngilizce isimli olan mağazaların arasında Türkçe adlı tek bir mağaza varmış. Sahipleri sebebini şöyle anlatmışlar:

"Farkedilebilmek için bunu yaptık. Türkçe adımızla hemen göze çarpıyoruz."

Ne acı değil mi? Ben de Kadıköy'de böyle bir yer gördüm. Tabelâsında "Muhallebi & Sütlaç" yazıyordu. Türkçe! Ama şu (&) işareti olmasa... "Ve" kelimesi çok mu uzun? Sade (V) harfini kullansalar nasıl olurdu? Bir yangın çıkış kapısından sade "Emergency" yazıyor. "Sale" her yerde! Basında "mega", "hiper" ve "şok"tan geçilmiyor. Aydınlarımız, devlet adamlarımız "brifing", "parite", "etik", "rant" ve hele "consensus" ("gonsansus" diye de telaffuz ederek) demeden edemiyorlar. Televizyonlarımız Türkçe kelimeleri bile Amerikan deyimlerine göre konuşuyorlar:

"Ne yaptığını sanıyorsun?" ("Ne oluyor?" yerine)
"Neden bir çay almıyorsun?" (Yeni gelen bir misafire "Bir çay getireyim mi?" yerine)

Fransızlar da İngilizce'nin bu "emperyalizm"inden şikâyetçi ("Franglaise" adını takmışlar) ama mücâdele ediyorlar. Türkçülere gene vazife düştü. Yok mu "Yaşayan Türkçe" bayrağını bir kere daha açacak olan?"

Sinir Sözcükler  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:

Bu yazımda sizlere yurdun arşivinden bulduğum Türk Edebiyatı Dergisi' nin 1996 Haziran sayısında Reha Oğuz Türkkan' ın "Sinir Sözcükler" adlı makalesini sunuyorum:

"Türkçemizde diken gibi dilimize (benim dilime) batan "artıklar" var ki ne yapacağız bilmiyorum. Sinir olduğum, fakat günlük konuşmaya iyice girmiş olan birkaçını sayayım:

* Örneğin (Ermenice "orinagin"den geldiği iddia edildi.)
* Saptamak
* İçermek ("İçerlemek" gibi oluyor!)
* Olanak ("Avanak" kelimesini aklıma getiriyor -beğendiğim bir uydurukçayla söyleyeyim: "Çağrışım" yapıyor.)
* Ulus (Hem Çuvaşça kökenli hem de "millet / budun" demek değil, konfederasyon anlamında.)
* Süreç (Elli türlü mânâda kullanıyorlar)
* Yaşam (Rauf Tamer'e vaktiyle müstehcen çağrışımlar yapmıştı.)
* Kent (Arapça diye "şehir" değiştirildi, Farsça olan "kent" alındı!)
* Uygar (İlk sözlük basılırken, "uygur" yerine "uygar" basılmış, "Zararı yok, kalsın." demişler.)

Bir de şu Batı dillerinden aktarma "sel", "sal" ekini ne yapsak?

Ne var ki, Atatürk'ün dediği gibi, anlaşılmama korkusuyla ben de (hatta zaman zaman Kabaklı Hoca da) bunların bâzılarını kullanmak zorunda kalıyoruz."

Deyimlerle Ortaçağ Rezilliği  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi: ,

1500'lerde İngiltere'de işler şöyle yapılıyordu:

İnsanların çoğu Haziran'da evleniyordu Çünkü senelik banyolarını Mayıs ayında yapıyorlar, Haziran'da hâlâ çok kötü kokmuyorlardı. Ama yine de kokmaya başladıkları için gelinler vücutlarından çıkan kokuyu bastırmak amacıyla ellerinde bir buket çiçek taşıyordu.

Banyolar içi sıcak suyla doldurulmuş büyük bir fıçıdan meydana geliyordu. Evin erkeği temiz suyla yıkanma imtiyazına sahipti. Ondan sonra oğulları ve diğer erkekler, daha sonra kadınlar, sonra çocuklar ve en son olarak da bebekler aynı suda yıkanıyordu. Bu esnada su o kadar kirli hâle geliyordu ki içinde gerçekten bir şeyleri kaybetmek mümkündü. İngilizce'deki "banyo suyuyla birlikte bebeği de atmayın" (Don't throw the baby out with the bath water) deyimi buradan gelmektedir.

Evlerin çatıları üst üste yığılmış kamıştan yapılıyor, kamışların altında tahta bulunmuyordu. Burası hayvanların ısınabilecekleri tek yer olduğu için bütün kediler, köpekler ve diğer küçük hayvanlar (fareler, böcekler) çatıda yaşıyordu. Yağmur yağdığı zaman çatı kayganlaşıyor ve bazen hayvanlar kayarak çatıdan aşağı düşüyordu. İngilizce'deki "kedi-köpek yağıyor" (It's raining cats and dogs) deyimi buradan gelmektedir.

Zemin topraktı. Sadece zenginlerin zemini topraktan başka bir şeyden yapılmıştı. “Toprak kadar fakir” (dirt poor) tabiri buradan çıkmıştır.

Yemek pişirme işlemi her zaman ateşin üzerine asılı durumdaki büyük bir kazanın içinde yapılıyordu. Her gün ateş yakılıyor ve kazana bir şeyler ilave ediliyordu. Çoğu zaman sebze yeniyor, et pek bulunmuyordu. Akşam yahni yenirse artıklar kazanda bırakılıyor, gece boyunca soğuyan yemek ertesi gün tekrar ısıtılarak yenmeye devam ediliyordu. Bâzen bu yahni çok uzun süre kazanda kalıyordu. "Bezelye lapası sıcak, bezelye lapası soğuk, kazandaki bezelye lapası dokuz günlük" (peas porridge hot, peas porridge cold, peas porridge in the pot nine days old) tekerlemesinin menşei budur.

Parası olanlar kalay-kurşun alaşımından yapılmış tabaklar alabiliyordu. Asidi yüksek olan yiyecekler kurşunu çözerek yemeğe karışmasına sebep oluyor, böylece gıda zehirlenmelerine ve ölüme yol açıyordu. Domatesler buna sık sık sebep olduğu için bundan sonraki yaklaşık 400 yıl boyunca domateslerin zehirli olduğu düşünülmüştü.

Çoğu insanın kalay-kurşun alaşımından yapılmış tabakları yoktu. Onun yerine tahta tabaklar kullanıyorlardı. Çoğu zaman bu tabaklar bayat ekmekten yapılıyordu. Ekmekler o kadar bayat ve sertti ki uzun zaman kullanılabiliyordu. Bunlar hiçbir zaman yıkanmadığı için içinde kurtlar ve küfler oluşuyordu. Kurtlu ve küflü tabaklardan yemek yiyen insanların ağızlarında "tabak ağzı" (trench mouth) denen hastalık ortaya çıkıyordu.

Ekmek itibara göre bölüşülüyordu. İşçiler yanık olan alt kabuğu, aile orta kısmı, misafirler de üst kabuğu alırdı.

Ortaçağda Avrupa'daki rahibelerin yüz ve ellerinden başka yerlerini yıkamaları kesin olarak yasaklanmıştı. Kastilya Kraliçesi İsabella bile 50 yıldan fazla süren hayatı boyunca iki kez banyo yapmıştı.

Kirlilik adeti Amerika'ya da bulaşmış Pennsylvania ve Virginia eyaletlerinde ''banyo yapmayı yasaklayan'' ya da belirli kısıtlamalar getiren kanunlar çıkarılmıştı. Philadelphia'da ise kanunla bir ay içinde birden fazla banyo yapan insanlar cezaevine gönderiliyordu.

Tuvaletle henüz tanışmayan Avrupa'da lazımlıkları sokaklara boşaltma âdeti 17. yüzyıla kadar sürdü. Fransa krallarından 14. Louis, gününün belli bir zamanını lazımlığında oturarak geçirir, devlet işlerini de buradan yürütürdü.

1600'lerde İstanbul'a gelen İngiliz büyükelçiler, lazımlık kullanma ve bunu da pencereden boşaltma adetleri yüzünden şehirden uzak olan Tarabya'yaki bir konağa gönderilmişti. 19. yüzyıla gelindiğinde, kesin olarak tuvalet kullanma sözü vermeleri üzerine Taksim'e taşınmalarına izin verilmişti.

O Sırada Endülüs

Kurtuba’nın 113.000 ev, 600 cami, 300 hamam, 50 hastane, 80 resmi ilkokul, 17 daha yüksek eğitim yeri, bir çok yüksek okul, 100.000 cilt kitabıyla 20 resmi kütüphanesi vardı. O tarihlerde

İstanbul hariç hiçbir şehir 300.000 den fazla nüfusu, hiçbir belediyenin hastanesi, dikkate değer kütüphanesi ve umumi bir hamamı asla yoktu. 950 yılında Kurtuba caddeleri, öküz arabalarıyla düzenli olarak temizleniyor, caddeler evlerin duvarlarına asılan lambalarla aydınlatılıyordu.

Endülüs halkı kurak toprakları verimli kılabilmek için kuyular açıp 20-30 metre çapındaki su çarklarıyla su taşıma araçları yaptılar. Dağların sularını 5 km’ye kadar genişleyen havuzlarda topladılar. Buralara düzenli sulama kanalları inşa ettiler.

Yazı Ahmetrix.com' un sahibi Ahmet Akçay'a aittir.

Yaşamını Yitirdi  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:

Zaman zaman alkışlarla kaldırılan cenâzelerimiz için radyolarımız, televizyonlarımız, gazetelerimiz "yaşamını yitirdi" ifâdesini kullanıyorlar. "Yaşamını yitirdi" ne kadar çirkin, ne kadar zavallı, ne kadar cin çarpmış bir sarsak cümle.

Dünkü zengin Türkçemizde, ölüm gerçeğini anlatan yüzden fazla ifâde vardı. İşte onlardan bâzıları. Bir kimse dünyâsını değiştirince ondan sâdece "öldü" veya "yaşamını yitirdi" diye bahsedilmiyordu. Şu güzel, şu zarif, şu ince, şu pırıl pırıl kelimeler, deyimler kullanılıyordu. Meselâ şöyle deniliyordu:

Can kuşunu uçurdu.
Cennete kavuştu.
Cennetlik oldu.
Canını kurban etti.
Dünyâsını değiştirdi.
Dâr-ı Bekâ'ya irtihâl etti.
Ecel şerbetini içti.
Ebediyete göçtü.
Gerçek hayata uyandı.
Hakk'a yürüdü.
Hakk'a kavuştu.
Kalıbını dinlendirdi.
Kulağının dibi sarardı.
Kuş gibi uçtu gitti.
Merhum oldu.
Mevlâsına kavuştu.
O dünyâya gitti.
Ömrünü size bağışladı.
Ölüm kapısını dövdü.
Ömür defteri kapandı.
Rahmet-i Rahmân' a kavuştu.
Rahata erdi.
Ruhunu teslim etti.
Şehit düştü.
Sizlere ömür.
Topraktan geldi toprağa gitti.
Ukbâya irtihâl eyledi.
Yatağından kalkamadı.
Yensiz gömlek giydi.
Vefât etti.
Azrail sînesine kondu.
Bir varmış bir yokmuş oldu.
Gor'a gitti.

Ve daha niceleri, ve daha niceleri... Bir de istenmeyen, sevilmeyen kimselerin ölümlerini anlatan deyimler, kelimeler var ki onları burada saymak istemiyorum.
Geberdi.
Zıbardı.
Nalları dikti.
Gorbegor oldu.
Tahtalıköye gitti... gibi ifâdeler. Şu dünkü Türkçemizin zenginliğine, dünkü insanımızın inceliğine dikkat buyurun. Bir de bugünkü basitliği, çirkinliği, kuruluğu, yavanlığı düşünün.

- Ne olmuş, ne olmuş?
- Yaşamını yitirmiş.
- Haydi oradan zavallı adam! Yiten-biten bir şey yok. Yitirilmek, bitirilmek istenen Türkçemizin zenginliği ve güzelliğidir.

Yavuz Bülent Bâkiler / Sözün Doğrusu' ndan...

Arz Etmek İfadesinin Kullanımı  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:

Trabzon'un eski milletvekillerinden Zeki Yağmurdereli'den dinlemiştim. Bana demişti ki:

"Bir gün merhum Tevfik İleri'nin makamına gitmiştim. Tevfik İleri, o zaman Millî Eğitim Bakanı idi. Bir ara içeriye bir okul müdürü girdi. Bir tâyin işi için bakana gelmişti. Baktım konuşurken, bakana karşı ikide bir: "Siz de bana arz etmiştiniz!" veya "Sizin de arz ettiğiniz gibi" diye konuşuyor. Tevfik İleri okul müdürüne sordu:

"Benim size ne yaptığım gibi? Ne yaptığım gibi?"

Okul müdürü cevap verdi:

"Efendim sizin bana geçen ay arz ettiğiniz gibi"

Tevfik İleri merhum doğruldu ve okul müdürüne parmağıyla kapıyı gösterdi:

"Lütfen çıkın dışarı" dedi. "Siz nasıl okul müdürü oldunuz? Siz daha doğru dürüst Türkçe konuşmasını bilmiyorsunuz. Ben kendim için değil, Türkçe'nin hassasiyeti için konuşuyorum. Bir bakan bir okul müdürüne arz etmez, ricâ eder! Sizi dinleyemem. Siz gidin önce Türkçe konuşmasını öğrenin bana öyle gelin. Haydi bakalım!" dedi.

Adamı kibarca huzurundan kovdu. Bir makam veya bir kimse, bir meselesini bir dilekçesini, kendisinden önde olan, büyük olan bir makama, bir kimseye arz eder. Bir makam veya bir kimse de kendi altındaki kimseye bir işin yapılması için ricâda bulunur. Makamlar eşit ise arz ve ricâ ifadesi kullanılır. Her şeyin bir usûlü, bir yolu yordamı vardır. Bunlar görünüşte çok basit, ama çok basit konular. İki kere ikinin dört ettiğini bilmek kadar basit konular. Ama dünyada iki kere ikinin dört ettiğini bilmeyen milyonlarca insan var.

Yavuz Bülent Bâkiler - Sözün Doğrusu 1

Bilmeden Kullandığımız Dil; Türkçe  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:

Türkçe’yi bu kadar berbat ve hoyrat kullanmaya hangimizin hakkı var?
Nedir bu özenti, kime bu yaranma duygusu?
Kendi dilimizi rezilce kullanırken, bir taraftan da yabancılaşma özlemi ve yarışı içinde olmanın anlamı ne?

200 kelimeyle yazıp konuşan bir insan, ne anlama geldiğini dahi bilmediği yabancı kelimelerle cümlelerini “Sözde” süslemeye çalışıyor.
Gazete ve televizyonlar, beyinlerimizi uyuşturan köşe ve programlarla dolu.

Bir çoğunda Türkçe’nin “T” si yok.
Soru eklerinin dahi nasıl yazıldığının bilinmemesini okuyor, görüyoruz.

Birkaç kötü örnek:

İnsan “tane” ile belirtiliyor;
-...giden insanların 3 tanesi geri geldi.
Doğrusu “kişi” Yani;
-...gidenlerden 3 kişi geri geldi.

-Orada bir sürü insan vardı.
İnsana “tane” dediğimiz yetmiyormuş gibi, bir de “sürü” diyoruz.
Doğrusu;
-Orada birçok insan vardı.

-...4. kattan aşağı atlayarak kendini intihar etti.
Kısacık cümlede iki yanlış var.
-Başkasının yerine intihar edilir mi?
-4. kattan yukarı atlanır mı?

“ÖSS sınavı” diyoruz.
“ÖSS” kısaltmasının içinde zaten “sınav” var.

-...sele kapılan 5 hayvan öldü.
Doğrusu;
-...sele kapılan 5 hayvan telef oldu.

Televizyonlarda;
-Yayınımız RTÜK tarafından 1 gün süre ile geçici olarak durduruldu.
“1 gün” geçici süre değil midir?
Doğrusu;
-Yayınımız RTÜK tarafından 1 gün durduruldu.

-...beğenmediğim için geri iade ettim.
Doğrusu;
...beğenmediğim için iade ettim.

Birkaç kelime de yazım hatası ile ilgili olsun:

müteahhit, mütayit veya mütahit değil.

grup-gurup, ayrı anlamlı iki kelime.

alüminyum, aleminyum veya aliminyum değil.

şoför, şöför değil.

doküman, döküman değil.

Makine, makina değil
meyve, meyva değil

Fotoğrafa resim
“Resim”e de, fotoğraf diyoruz.

mademki, sanki, belki, oysaki, çünkü
Bu kelimelerde ' ki ' eki ayrılmaz.
Bitişik yazılır, unutuyoruz.

Bir de acayip bir yazılım;
“Devlet Üretme Çiftliği”
Nedir, ne değildir?
Neyi nasıl üretilir?
Çoğumuz bilmiyoruz.

Hatalarımız böyle uzayıp gider.
Biz de kendimizi Türkçe konuşuyor, Türkçe yazıyor zannederiz.

Sadi Özbay'ın Haber.gen.tr forumlarındaki yazısından...

Türkiye Çanakkale Okuyor.

Türkçe'yi Bilmeyen Üniversiteliler  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi: ,

"... bir müddet sonra Türkçemize bir hekim gözüyle bakılırsa, bütün kelime ve cümlelerin sanatoryumlar kapısında nöbet bekleyen veremlilere döndüğünü göreceğiz. Raporlarda anadili diye bahsedilen dili, yâni Türkçe konuşmayı ve bu konuştuklarını gramerli bir tertip, nizam ve insicam için değil fakat ağızdan çıktığı gibi yazmayı her genç becerebilir; o halde onlar Türkçe biliyorlar, fakat Türkçe'yi bilmiyorlar demektir. Meselâ, bir talebe vazifesinden şöyle bir cümle okuyalım: "Hava karardınan yağmur yağmıya başladı."

İşte bir İstanbullunun ağzından çıkan cümleler budur. Halbuki Türkçe'de "karardınan" diye gramere uygun bir kelime şekli olmadığı gibi, başlayan şey de "yağmak" fiilidir; "yağma" isim değildir. (Hattâ bu isim "yağmaya" değil, "yağmıya" yazılacak kadar büyük bir lâubaliliğe de uğramıştır.)

Dr. Adnan Adıvar'ın 27 Mayıs 1950 tarihli yazısından...

Türkiye Çanakkale Okuyor.

10 Satırda 8 Yanlış  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi: ,

Büyük gazetelerimizden birinin , 3 Ağustos 1999 târihli sayısında yer alan müthiş bir dil fâciasına dikkatinizi çekmek istiyorum. Bu gazetemizin 19. sayfasında, güneş tutulmasıyla ilgili haber aynen şöyle:

"Herkes: Aman ne şahane olacak diye gaz veriyor. Kimse uyarmıyor. 11 Ağustos'ta bakışımız, milletçe bulanabilir..."

Ben, "gaz verme"nin argoda ne demek olduğunu bilmediğim için sözlüklere baktım, bulamadım. Ama böyle kelimelerin, artık büyük gazetelerimize bile ulaşmasından derin acı duydum.

Gazetemizin 19. sayfasında, tam bir Türkçe sefâleti, bıçkın bir külhanbeyi edâsıyla nâralar atıyor. İlk nâra şöyle:

"Çıplak bakmak yasak!"

Allah Allah! Nereye çıplak bakmak yasak? Okumaya devam edince anlıyoruz ki güneş tutulmasına çıplak bakmamız yasakmış. Demek güneş tutulmasına elbiselerimizi çıkarmadan, soyunmadan bakmalıymışız! İyi de bu yasağı koyan kim? Sonra, bu yasağı çiğnemenin cezası ne? Önce burada yasak kelimesi yanlış kullanılmış. Yasak yerine tehlikeli, zararlı, sakıncalı kelimelerinden birini koymak lâzım.

Bitti mi? Bitmedi. Bu başlığın altında müthiş bir yanlışlık daha var. Türkçeye bakın lütfen. Deniliyor ki:

"Güneş tutulmasını çıplak gözle izlemek kör olmaya neden açabilir."

Şimdi bu cümleye bir de, neden uydurukçasını çıkarıp atarak yerine sebep kelimesini koyarak okuyalım:

"Güneş tutulmasını çıplak gözle izlemek kör olmaya sebep açabilir."

Oldu mu şimdi? Türkçe'de kim, "sebep açabilir" diye konuşur ve yazar. Sebep açılmaz, sebep olunur. Sebep kelimesini kullanmak gericilik ise o zaman yol açabilir diyebiliriz. Bitti mi? Bitmedi. Güneş tutulması izlenmez; seyredilir. Güneş tutulmasına bakılır.

Bitmedi, "iptidâi yöntemler özellikle tehlikeli" deniliyor. Bu cümlede "özellikle" kelimesi fazladır. Özellikle yerine "çok" kelimesi kullanılmalıdır. Türkçe yanlışlıkları devam ediyor. Şu zavallı cümleye bakın:

"Uzmanlar, kör olduğunuzu fark edemezsiniz çünkü acımaz diyor."

Önce, bir insan kör olduğunu nasıl fark etmez. Olur mu hiç? Bu argo üstâdı "kör olduğunuzu" yerine "kör olacağınızı" diyemez. Çünkü Türkçemizi bilmiyor. Sonra ne demektir: "çünkü acımaz" cümlesi? Ne acımaz? Kim acımaz? Veya neremiz acımaz? Birazcık Türkçe bilen bir kimse bu cümleyi şöyle yazardı:

"Acı çekmeyeceğiniz için kör olacağınızı fark edemezsiniz veya anlayamazsınız"

10 satırlık bir güneş tutulması haberinde 8 Türkçe yanlışı yapan bu gazetemize "sabah şerifleriniz hayrolsun" demeliyiz.

Yavuz Bülen Bâkiler / Sözün Doğrusu 1 adlı kitabından...

Türkiye Çanakkale Okuyor.

Yanlız Değil Yalnız  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:

Öğretmenler Günü dolayısıyla, İstanbul'da vazîfeli bazı öğretmenlerimiz, Galatasaray Lisesi önünden Taksim Meydanı'na kadar yürüdüler. O yürüyüş esnâsında büyük pankartlar taşıdılar. 8-10 metre uzunluğundaki pankartlarda, Atatürk'ün bazı vecizeleri vardı. İkinci sıradaki pankartta şu vecîze dikkatimizi çekti:

"Milletleri kurtaranlar yanlız ve ancak öğretmenlerdir."

Bu vecîzedeki "yalnız" kelimesini, ilgililer, kocaman harflerle "yanlız" şeklinde yazmışlar. "Yalnız" kelimesinin "yanlız" diye yazılmasına da hiç kimse hoşgörüyle bakamaz. İşin hazin tarafı, o kocaman pankarttaki, o kocaman yanlışın diğer öğretmenlerimiz tarafından da fark edilmemesidir. Koskoca bir yanlış, hem de öğretmenlerimiz tarafından, Galatasaray Lisesi'nden Taksim Meydanı'na kadar nasıl taşınabilir?

Yavuz Bülent Bâkiler'in Sözün Doğrusu 1 adlı kitabından kısaltılarak alınmıştır.

Türkiye Çanakkale Okuyor.

Spor Yazarlarına Peyami Safa'dan...  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi: ,

"Olimpiyatlarda güreş haberlerini okurken, "elimine etti" "elimine edildi" gibi yabancı sözler millî dil şuuruma diken diken batıyor. Türkçe'de uygun karşılığı olmayan veya yaratılmayan bütün yabancı kelime ve terimleri benimsemeğe razıyım, çünkü buna mecburuz; fakat "eledi" veya "elendi" gibi pırlanta gibi Türkçeleri dururken, Fransızca kullanmak zevki, ileri derecede "kozmopolit" bir dil soysuzlaşmasının işaretidir. Ben de "kozmopolit" diyorum, çünkü bu kelimeyi lûgat mânasıyle Türkçeye çevirsem, bugünkü mânasından uzaklaşmış olurum. Her medenî dile giren bu kelimeyi kullanmak zorundayım.

Neden "sırtını yere getirmek" değil de "tuşa getirmek" anlayamıyorum. "Final" kelimesinin henüz tam Türkçesi yok, ama buna "sonul" demek ne yanlış ne çirkindir. Hele "dömi final", "kardöfinal" kelimeleri "yarı final", "çeyrek final" kelimeleriyle azaltmak mümkündür.

"İyi bir oyun çıkardı", "güzel bir güreş çıkardı" gibi bir de "çıkardı" münasebetsizliği var. Bu "çıkardı"yı kim "çıkardı?". "İyi bir oyun yaptı", "iyi bir oyun gösterdi", "iyi bir oyun yarattı" gibi Türkçe'de en az üç kelime ile ifade edebileceğimiz bir harekete "nereden çıktı?" "kim çıkardı?" gibi en çok defa menfî mânada kullandığımız bir kelimenin dadanması da dil zevkimi incitiyor."

Peyami Safa'nın 28 Temmuz 1952 tarihinde Ulus'taki köşe yazısı

Türkçe Üzerine Birkaç Kelam  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:

Bir müddet sonra Türkçemize bir hekim gözüyle bakılırsa, bütün kelime ve cümlelerin sanatoryumlar kapısında nöbet bekleyen veremlilere döndüğünü göreceğiz.

Dr. Adnan Adıvar (1950)

"Türkleri seven" bir İngiliz profesörünün sözleri: "Bakıyorum, sevimli Türk çocukları, başka ülkelerde gördüğüm akranlarından daha zeki şeyler, ama merak ediyorum: sonra hangi metodları kullanıyorsunuz da bu zeki çocuklardan, şu farklı büyükleri yetiştiriyorsunuz."

Dr. Suha Özbaydar (1972)

Biz, az ve fena konuşan bir milletiz. Tam ve doğru cümlelerle konuşabilenlerimiz çok kıt.

Vedat Nedim Tör (1972)

Gün gelecek bir ilmî heyet 100, 50 hattâ 25 yıl önceki Türkçe'yi aramak için bir lisan arkeolojisi kazısına başlayacak. Ve onu bulmak için çok çalışacaktır.

Burhan Felek (1973)

Benim gibi, bunca yıldır ilkokuldan başlayıp, ortaokullarda, liselerde, Darülfünun'da gerçek hocalardan öğrenip geldiğimiz ve yıllar yılı yüksek okullarda, üniversitelerde öğretmeye çalıştığımız Türkçe'yi tanımaz, anlamaz hâle geldik.

Orhan Şaik Gökyay (1992)

Dilde Gaflet  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:

Lisan bahsi açıldıkça "Hâlâ mı o bahis?" diyerek bezginlik gösterenler bana, acınmaya lâyık, gözlerini gaflet bürümüş en zavallı kayıtsızlar gibi görünüyorlar. Vatan bahsi açıldığı bir yerde "Hâlâ mı o bahis?" diyecek bir Türk iğrenç bir kayıtsızlık göstermiş sayılır. Bu telâkki, lisan bahsine olan kayıtsızlığa karşı da bu derece doğru ve yerindedir.

Vatan fikri bizde daima vardı; fakat, Namık Kemal'in bu fikri, kalbimizi de yeni bir nefesle uyandırdığı günden beri, daha uyanığız. Onun, vatan fikrini uyandırdığı gibi, bir diğer Türk şairi çıkıp da lisan fikrinin kutsîliğini uyandırsaydı, bize öğretseydi ki, bizi ezelden ebede kadar bir millet hâlinde koruyan, biribirimize bağlayan bu Türkçe'dir. Bu bağ, öyle metin bir bağdır ki, vatanın hudutları koptuğu zaman bile kopmaz. Hudutlar-aşırı yine bizi biribirimize bağlar.

Türkçe'nin çekilmediği yerler vatandır.

Ancak çekildiği yerler vatanlıktan çıkar; vatanın kendi gövde ve ruhu Türkçe'dir. Bu bağ, milyonlarca Türk'ü bugün biribirinden ayırmıyor; fakat dimağdan dimağa, kalbden kalbe geçmiş bir teldir ki, yarın Türk edebiyatının ateşli, feyizli, saf bir devresi açılırsa, millî ruhu bir elektrik cereyanı gibi bütün o dimağlar ve kalblerden geçerek, bu kütleyi yekpâre bir halde ayağa kaldırır.

Heyhât, bir kimse zuhur edip de lisan fikrini kafalarımızda kutsîleştirmedi. Türkçe'yi sevmiyor değil, seviyoruz. Fakat tıpkı, Vatan'ı Namık Kemal'den evvel sevdiğimiz gibi. Bu kâfi değil. Lisan fikri bizim kafalarımızda henüz ikinci derecede yer tutmuş bir fikirdir. Zannediyoruz ki, bu bahisle ancak lisan meraklıları, edipler, muallimler alâkalıdırlar. Ah, bu gaflet, gafletlerimizin en büyüğüdür.

Yahya Kemal Beyatlı

Not: Orijinalinin aynısıdır. Değiştirilmemiştir.

Türkçe Bilen Aranıyor!  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:

Makaleler bölümüne bir yazı eklemek istedim bu yazımda da. Alanında bulunan en kapsamlı kitap olan Nejat Muallimoğlu'nun "Türkçe Bilen Aranıyor" adlı eserinden bir paragrafı aldım bu sefer. Buyrun:

"Türkçe'nin canına okumaya ahdetmiş Türkçe düşmanları, dilimizin bu güzelliğini de yok etmeye ahdettiklerinden, "kâr"ı "kar", "kâbus"u "kabus", "hâlâ"yı "hala" yaptılar ama bütün milletin ayyûka çıkan tepkileriyle bu gidişe hayır demesi beklenirken, akademik çevrelerden bir tıs sesi bile çıkmadı, çıkmıyor. Bakınız, "fotokopi" diye bir sözü dile yerleştirdiler. Pekâlâ, siz bir belgenin "kopi"sini mi çıkarırsınız yoksa "kopya"sını mı? Evet, "kopya"sını diyorsunuz. Ama niye hiçbiriniz "fotokopi"yi "fotokopya" yapmadınız? Ben -belki yanılıyorum- kendimden başka "fotokopya" diyen birini ne okudum ne işittim."

Gene Mi, Yine Mi, Gine Mi?  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi: ,

Bloguma ilk defa gelen yeni blogdaşım Anjelik'in bir sorusu vardı. "Gene" mi, "Yine" mi diye. Ben de internette biraz araştırma yaptım ve Hakkı Devrim'in 15.06.2005 tarihinde yazdığı yazıyı buldum. Aşağıya aynen geçiriyorum.

"Mesut Yar, NTV'nin spor spikerleriyle bir zarfı tartışıyor.
– Gene mi, yine mi? (Sabah-Günaydın, 11 haziran). Ben de bir şık ekleyeyim bu suale, yoksa gine mi?
Her üç şekilde de kullanılmış bu kelime. Eski Türkçe yana'dan geldiği söylenir. Sözlüklere bakarsanız Fatih Rıfkı Atay'lar, Orhan Veli Kanık'lar neslinin gene'yi tercih ettiğini görürsünüz.
Ben de gine veya yine değil, kararlılıkla gene derim ve öyle yazarım. Tuhaf bulabileceğiniz bu kararlılığımın sebebini de anlatayım.
Lisede edebiyat öğretmenim Hıfzı Tevfik Gönensay, Hâmid'in «Evet, hâneberdûş idim...» diye başlayan şiirindeki «Evet»i kadınlar gibi telaffuz ettiğimi söyledi ve eleştirince bir gün:
– Hocam bizde de kelimelerin dişisi erkeği (müennesi, müzekkeri) var mı, diye diklenmeyi denedim.
– Telaffuzun erkeği dişisi olur, cevabını verdi. Gür sesli bir erkeğin «e»leri ile hanımların çıtkırıldım «e» leri farklı seslerdir.
O ilk «evet»i tekrar be tekrar söyleterek öğretti bana.
– Bu farka dair sana bir örnek daha vereyim, hatırında kalsın, dedi. Gene kelimesi var mesela. Bir zarf. İstanbullu hanımlar bunu daha çok gine diye söylerlerdi; son senelerde daha çok yine, diyorlar. İleride hikâye, roman filan yazarsan hatırında bulunsun: kadın kahramanına «yine», erkek kahramanına «gene» dedirtirsin.
Ruhu şad olsun, altmış yıldır sözünden dışarı çıkmadım."

Tanzimat Mı, Tazminat Mı?  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi: ,

Kelime hazinesi tam takır, kuru bakır olduğu halde eline kalem, diline kelâm almaktan çekinmeyen bazı kimselerin, ses bakımından birbirine benzeyen kelimeleri sık sık karıştırdıklarını görüyoruz. Meselâ "mühâsip" kelimesiyle "müsâhip" sözü yanlış yerlerde kullanılıyor. "Türk Mizahçıları" adındadi eserde şöyle bir cümle yer alıyor: "Cevher Ağa, Abdülhamid'in başmuhâsibiydi." Halbuki cümlenin doğrusunun şöyle olması gerekiyordu: "Cevher Ağa, Abdülhamid'in başmüsâhibiydi." Bilindiği gibi "muhâsip" hesap adamı, "müsâhip" ise sohbet ehli olan kimse ve arkadaş demektir. Her padişahın bir müsâhibi vardı. İkinci Mahmud'un müsâhibi, hoşsohbet ve zarif bir kimse olarak tanınan ve fıkraları dilden dile dolaşan Said Efendi'ydi.

Haberleşme anlamına gelen "muhabere" ile savaş mânâsında kullanılan "nuharebe" de sık sık birbiriyle karıştırılıyor. Ne diyelim; genç nesiller, kelime hazinelerinin fakir oluşundan dolayı birbirleriyle doğru dürüst muhabere edemeyince, muharebe etmek zorunda kalıyorlar.

"Sûre" ve "süre" kelimeleri de bu karmaşadan nasibini alıyor. Böyle yanlışlıklara ne yazık ki mâbedlerin kapısında bile rastlıyoruz. Bir caminin kapısındaki levhada "Kasas Süresi" ibaresini görünce, doğrusu çok şaşırdım. Acaba imamlar ve müezzinler bile "û" harfini uzatarak "sûre" demesini bilmiyorlar mı diye düşündüm. Belli ki daha uzun bir süre, böyle garabet örnekleriyle karşılaşacağız. Başka bir caminin ilân tahtasında şöyle bir cümleyle karşılaştım: "Dinâyet takvimleri, satışa sunulmuştur!" Kendi munsup olduğu câmianın adını bile doğru yazamayan din görevlisi, acaba dinî görevlerini hakkıyla yerine getirebiliyor mu dersiniz? Bazı kalem sahipleri ise "delâlet"e "dalâlet" diyerek aslında kendileri delâlete düşüyorlar. "Hafriyat" ile "harfiyat"ın "tefriş" ile "teşrif"in sık sık birbiriyle karıştırıldığına şahit oluyoruz.

Bir gün Sahaflar Çarşısı'nda garip bir olaya şahit oldum: Bulunduğum dükkana giren bir adam kitapçıya seslendi: "Sizde Milli Eğitim Bakanlığı tarafından yayımlanan Tazminat kitabı var mı?" Ben, kitapçının bu yanlışı düzeltmesini, sorduğunuz kitabın adı "Tanzîmat"tır, demesini beklerken kitapçı da, biz hukuk kitapları satmıyoruz, demesin mi?

Sahaflık mesleğinin pırlanta isimleri olan Raif Yelkenciler, Muzaffer Ozaklar, Nizamettin Beyler bugün hayatta olsaydılar hiç şüphesiz bu hazin manzara karşısında üzüntüden kahrolurlardı. Tanzimat'la tazminatı fark edemeyen, ünlü dua kitabı "Delâilü'l-Hayrât"tan "Delülül-Hayrat" diye söz eden sözüm ona sahaf bozuntularını dükkanlarının eşiğine bile bastırmazlardı.

Ne günlere kaldık ey gazi hünkâr!...

(Dursun Gürlek, Maziye Bir Bakıver adlı kitabından.)