Foreksi Türkçe Öyren  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:

Türkçe'de "yumuşak g" olarak bildiğimiz "ğ" harfine acıdığım kadar hiçbir harfe acımamışımdır. Kendilerini bir kelimenin başında göremezsiniz. Bu harfi bazen duymayabilirsiniz de. Çünkü gariban "ğ", kendilerinden daha sefil olan câhiller tarafından "y" sesiyle okunup yazılırlar. Tıpkı aşağıda gördüğünüz gibi:



Neymiş? "Foreksi Türkçe Öyrenecekmişiz" Sen git önce Türkçe öğren de ondan sonra Forex'i öğret. Bu reklamı Facebook'ta sol tarafta gördüm. Acelem vardı sitenin adresini falan alamadım. Bulsaydım buradan link("bağlantı" pek hoş durmuyor bence) verecektim.

Böyle hatalara deyinmek (pardon değinmek) hiç hoşuma gitmiyor ama bâzıları bilmiyor sanırım daha, dolayısıyla öyretmek(!) gerek onlara!

Deccal'i Dekkal Diye Okumak Kibarlığı  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:

"...Bir televizyon spikerimiz, merhum Ahmet Taner Kışlalı' nın en son yazısını okurken (O sıralarda suikaste kurban gitmişti kendisi) o yazıda geçen Deccal kelimesinin İngilizce olduğunu sanmış ve Deccal'i iki defa Dekkal şeklinde okumuştu.

Üniversite tahsili yapmasına rağmen, Deccal kelimesini hiç duymayan, bilmeyen, görmeyen ve Deccal'i İngiliz alfabesine göre okuyan bir Türk genci!

Bu, kendi dilimizden, kendi kültürümüzden, kendi medeniyetimizden yavaş yavaş kopuşumuzun neticesi. Cocacola yazılıp, kokakola okunduğunu bilen üniversite okumuş spikerimiz, ömründe ilk defa gördüğü Deccal kelimesini de bir İngiliz ağzıyla Dekkal şeklinde telaffuz ediyor.

Deccal aramıza ne zaman karışır? Bunu elbette bilemeyiz. Yalnız şunu söyleyebiliriz: Türkçemizin deccalları içimizdedirler. Bugün Türkiye'de yayınlanan 100 dergiden yetmişinin ismi, tamamen Batı kaynaklı kelimelerdendir. Neden? Türkiye bir sömürge ülkesi midir?

Büyük şehirlerimizi saran bir hastalık, yavaş yavaş Anadolu'ya da yayılıyor. Büyük işyerlerimizin ve mağazalarımızın isimleri, İngilizce'den, Fransızca'dan, İtalyanca'dan alınan kelimelerle sırıtıp duruyor. Niçin?..."

Yavuz Bülent Bâkiler / Sözün Doğrusu 1

İçel mi Diyorsunuz Mersin Mi?  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:

81 il 81 hikâye projesinde sıradaki ilimiz İçel, nâm-ı diğer Mersin. Birçoğumuz Mersin ismini kullanır ama resmiyette İçel ilin adıdır, Mersin ise merkez ilçenin adıdır.

Ben bu iki ismin de kökenlerini açıklayıcı nitelikte olan TURKAV (Türkiye Kamu Çalışanları Kalkınma ve Dayanışma Vakfı) başkanı Necip Bingöl' ün 12.06.2002 tarihinde, mecliste tartışılan “İçel ismi Mersin olarak değiştirilsin!” kampanyasına cevaben yayımladığı basın bildirisini buraya alıyorum. Böylece hem İçel ve Mersin isimlerinin kökenlerini hem de İçel isminin neden tercih edilmesi gerektiğini anlarız. Buyrun Başkan Bingöl'ün yazısı:

"
Sayın Basın Mensupları, Saygıdeğer Arkadaşlarım,

Uzun bir süreden beri şehir gündemimizi ve dolayısıyla şehrimizle ilgili olarak Yüce Meclisimizi de meşgul eden “İçel ismi Mersin olarak değiştirilsin !” kampanyasına, kamu çalışanları olarak biz de görüşlerimizi sunarak katkıda bulunmak, daha sağlıklı kararlar alınmasına yardımcı olmak düşüncesiyle, bu açıklamayı yapıyoruz.

Sayın Basın Mensupları, Malazgirt Zaferi’yle bize yurt olmaya başlayan Anadolu’da, Türkçe olan yer isimleri, bizim için birer tapu mahiyetindedir. Ata yadigârı olan bu isimler, Millî kültürümüzün önemli bir belgesidir. Bölgeye ismini veren İçel, yaklaşık 500-600 yıllık bir maziye sahip Türkçe bir kelimedir. Karamanoğlu Devleti’nin son günlerinde İç İl adını almış, Osmanlı döneminde İçil Sancağı, Cumhuriyet döneminde de İçel vilayeti olmuştur.(1) Karamanoğlu Devleti Reisi Sultan II. İbrahim, ölmeden önce oğulları arasında taht kavgaları başlamıştı. O zaman büyük oğlu İshak Bey, Silifke valisi; diğer oğlu Pir Ahmet Bey, Konya valisi idi. Sultan II. İbrahim’in 1464’te ölümünden sonra oluşan anlaşmazlığın üzerine Karamanoğlu Devleti’nin toprakları Toroslar sınır olmak üzere 2’ye ayrıldı. Konya tarafına Ova İl; Akdeniz tarafına da İç İl dendi ve İshak Bey’de kaldı. Ova İl isminin hiç kullanılmamasına karşılık İç İl veya İçel ismi 550 seneden beri Güzel Türkçe’mizin abidelerinden biri olarak yaşamaktadır.(2)

Sayın basın mensupları, bilindiği gibi Mersin isminin etimolojisi hakkında değişik rivayetler bulunmaktadır. Bunlardan birincisi, yaygın kanaat olan, “yaz ve kış yaprağını dökmeyen, kendine has kokusu ve meyvesi bulunan bitki topluluğu”dur. Kelime bu anlamıyla Arapların hambales dedikleri; myrtus-murt-mersin ağacıdır. (3) Kelime köken olarak Yunanca’dır. Ancak mersin kelimesi bu anlamıyla yani meyve olarak hiçbir zaman kullanılmamıştır. Onun yerine murt tercih edilmiştir. “Ye murtunu, sür çiftini.”, “Murt gibi parası var.”, “Adamda para murt gibi” deyim ve atasözleri bunun ifadesidir.

İkinci olarak, bir Türkmen aşiretinin isminden geldiği ifade edilmektedir. Bilindiği gibi Mersin Oğlu veya Mersinli denilen bir Türkmen aşiretinin varlığı, Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesi’nde dile getirilmektedir.(4) Bu şekliyle Trabzon, Aydın, Çanakkale, Manisa, İzmir illerinde Mersin adlı toplam 8 köyün varlığı bilinmektedir. Buralarda murt yetişmediğine göre ismin Türkmen aşiretinden geldiği daha inandırıcıdır. Ancak, bu aşiretin bölgemizde bir kolu olmadığı Osmanlı belgelerine dayanılarak ispatlanmıştır.(5). Buna karşılık bölgede daha önceleri Mersinoğlu köyünün bulunduğunu iddia edenler de olmuştur. (6)

Üçüncü olarak Mersin ismi, bir efsaneye göre Kıbrıs kralının kızı MYRNA’dan gelmektedir. Efsaneye göre tanrıça Afrodit’in lânetine uğrayan Myrna, babasına âşık olmuş ve onun yatağına girmiş. Kral yatağına girenin kızı olduğunu görünce kılıcını çekerek, onu öldürmek istemiş. Ancak tanrılar kıza acımışlar ve onu yaşadığımız bu kıyılara çıkarmışlar. Beldemizin adı da bundan dolayı Mersin olarak kalmış. (7)

Eski Yunanlılar ve Romalılar Adana ve İçel illerine bulunduğu bölgeye Kilikya derlerdi. 1840’da Tarsus ilçesi, Gökçeli bucağına bağlı bir köy olan Mersin’in yerleşime açılması 1860’larda başlamıştır. 1865’te kaza, 1894’te Adana vilayetine bağlı Tarsus’la beraber sancak olmuştur. 1915’te mutasarrıflık olan Mersin, 1924 tarihinde il olmuştur. 1933 yılında merkezi Silifke olan İçel vilayeti lağvedilerek, Silifke, Anamur, Gülnar, Mut ilçeleri de Mersin’e bağlanmış ve il ismi o günden beri İçel olarak kullanılmaktadır.

Sayın Basın mensupları, Değerli Arkadaşlarım, bu tarihi ve etimolojik bilgilerin ışığında gelinen noktada İçel isminin kaldırılarak, Mersin olarak değiştirilmesi teklif edilmektedir. Biz bu görüşe katılmıyoruz. Özelikle bazı ticari ve ekonomik endişelerden kaynaklandığı iddia edilen iki isimliliğin meydana getirdiği sıkıntı ileri sürülerek, önemli bir millî kültür katliamına sebep olunmaktadır. Türkçe’nin üzerinde son yıllarda oynanan oyunların, devletimizi ve milletimizi hangi felaketlere sürükleyeceğini görmemek mümkün değildir. Türkçe, bizim varlık sebeplerimizden birisidir. İş yerlerimize, televizyonlarımıza, gazetelerimize, dergilerimize, yemeklerimize, günlük konuşmalarımıza, düşüncelerimize … kısaca hayatımızın her bölümüne sokulmaya çalışılan yabancılaşma oyununa dikkat etmek gerekir. Turistik bölgelerdeki yer adlarının Yunancası’nın yazılması acaba hangi devlette görülmektedir? Bu tür girişimler Mustafa Kemal Atatürk’ün “İstiklâlini kurtarmasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı dillerin boyunduruğundan kurtaracaktır.” sözüne ters değil midir?

Biz, İÇEL isminin kalmasından yanayız. İÇEL ismi mutlaka korunmalıdır. Tabii Mersin isminin de… Ancak, ille de tek isim olsun denecekse İÇEL ismi kalsın, görüşündeyiz.

Kamu oyuna saygıyla duyurulur.

Necip BİNGÖL

Başkan

1-Türk Ansiklopedisi (cilt 20, s.21)
2-İçel İsmi Üzerine (Doğan Altay-İçel Kültürü)
3-Ata Yadigarı İçel İsmi’nin Değiştirilmesini İstemiyoruz (Ragıp Memişoğlu- İçel Kültürü)
4-Evliya Çelebi Seyahatnamesi (Cilt 13, s.189-1971 Baskısı)
5-Osmanlı İmparatorluğunda Oymak, Aşiret ve Cemaatler (Cevdet Türkay,s.584-1970)
6-İçel Tarihi (Faik Uğuz cilt:2 s.18)
7-Dünden Bugüne Mersin (Av.H.Şinasi Develi-1990-s.54)"

İyiyim İyisin İyi  

Yazının Sahibi: kabakmeltemi Kategorisi:

En çok kullandığımız kelimelerden biri herhalde "iyi".

İyi geceler, iyi günler, iyi eğlenceler... gibi birçok sözde tamamlayıcı yapmışız. "Nasılsın?" diye sorulunca "İyiyim..." demişiz iyi olmadığımız kimi zamanlarda bile. İyiliği sevmişiz, iyiliksever olmuşuz. İkiye bölmüşüz bakış açısını. Kötünün karşısına iyiyi oturtmuşuz, iyimser olmuşuz. Şu beş para etmez dünyada en güzel, erdemli şeyin iyi insan olabilmek olduğunu öğrenmişiz...

İyi de nereden gelmiş bu iyi?

Eski Türkçe uğurlu, yararlı, iyi anlamlarında kullanılan "edgü" kelimesine şimdiki "iyi"nin atası diyebiliriz. Edgü-eygü-eygi-eyi-iyi olarak (dönem içinde eyü-iyü gibi kullanımlarla da) bugüne kadar gelmiş.

İnsanların iyi olduğu bir yer hayal ediyorum. İyi insanların olduğu...

Eyi geceler. :)

Fiat Markasının Anlamı  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:


Bugün bir mail grubunda piyasadaki markaların isimlerinin nereden geldiğini yazan bir kitap var mı yok mu diye sorulmuştu. Böyle bir kitap var mı ben de bilmiyorum. Eğer bilen varsa paylaşırsa sevinirim. Neyse o e-postayı okuduktan sonra aklıma buradaki markalar bölümü geldi. Baktım sadece iki yazı yazmışım. Hemen yeni bir yazı daha yazayım dedim kendi kendime.

Şimdiki yazım, başlıktan da anlaşılacağı üzere Fiat markasının nereden geldiği hakkında. Biliyorsunuz Fiat bir İtalyan malı. Fiat kelimesinin içinde de bu belirtiliyor zaten. Çünkü Fiat, "Fabbrica İtaliana Automobili di Torino" nun baş harflerinden meydana geliyor. "Fabbrica İtaliana Automobili di Torino" nun Türkçesi ise "Torino İtalyan Araba Fabrikası" demek.

Yani uzun lafın kısası Fiat, "Fabbrica İtaliana Automobili di Torino" nun kısaltmasıdır efendim...

Hayrunnisa İsminin Anlamı  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:

Türkiye, Hayrunnisa ismini Abdullah Gül cumhurbaşkanı olduktan sonra daha sık duymaya başladı. Biliyorsunuz ki Hayrunnisa Gül, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün eşi. Peki Hayrunnisa isminin anlamını biliyor musunuz? Bilmeyenler için bu yazıyı yazma gereği duydum.

Hayrunnisa ismi Arapça bir kelime. İki ayrı kelimeden oluşan bir bileşik isim. "Hayr" kelimesi Türkçemizde de kullanılan "hayır" ve "hayırlı" gibi anlamlara geliyor. Buradaki anlamı ise "hayırlı". "Nisa" kelimesiyse Arapça'da "kadın" demek. Dolayısıyla "Hayrunnisa" isminin anlamı "kadınların hayırlısı" demek.

Gerçekten güzel bir isim bence. Sizin de merak ettiğiniz isimler varsa yorum olarak yazınız. En kısa sürede o ismi de bir yazıda açıklarız...

Bloglardaki Yazım Hataları  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:

Artık iyice can sıkıcı hâle gelmeye başladı bu durum. Maalesef Türkçemize sahip çıkması gerekenlerin başında gelen blogcular (ben öyle düşünüyorum), blog yazılarında ve yorumlarında bâriz Türkçe hataları yapıyorlar. Haydi bir-iki defa olmasına dikkatsizlik deriz ama her yazıda da aynı hatalar yapılmaz ki!

Blog yazmak sorumluluk ister. İnsanların okuması için bir şeyler yazıyorsanız, karşı tarafın sizi anlayabileceği şekilde, anlatım bozukluğu yapmadan yazmaya dikkat etmelisiniz. Bazen öyle hatalar yapılıyor ki insanın canı okumak istemiyor o yazıyı. Ha bir de günlük konuşma diliyle blog yazanlar, bâzı harfleri değiştirerek yazanlar var ki onlar daha beter. Adam "ş" yerine "sh", "ç" yerine "ch" kullanıyor. Yapmayın efendim bir blog yazarına yakışmaz bunlar. Lütfen bloglarda sohbet (chat) dili kullanmayalım. Siz bir blog yazarısınız. Yazıyorsunuz adı üzerinde. Yazarsınız yâni. Bir yazara yakışır mı hiç böyle hatalar, yazılar?

Bloglarda en çok yapılan hataları sıralamak gerekirse ortaya şöyle bir liste çıkar:

1. Listenin başını bağlaç olan "-de"nin ayrı yazılmaması alırdı. Maalesef blogculardan %90'
ı bağlaç olan "-de"yi birleşik yazıyor. Bilmeyenler için bağlaç olan "-de" konusunda şu yazıya göz atsınlar.

2. Soru edatı olan "mı, mi, mu, mü" nün ayrı yazılması gerektiğini bilmiyor galiba blogcu arkadaşlarım. En çok karıştırılan bir örnek vereyim: "E mi?" yazılır "Emi?" değil....

3. Bağlaç olan "-ki" de ayrı yazılır. Bunun için de şu yazıya bir göz atın...

İlk 3' e giren hatalar bunlar. Diğer MSN dili ve günlük konuşma diliyle yapılan hatalardan hiç bahsetmeyeceğim. Çünkü onlar baştan sona hata ile dolu.

Bu yazı ile birlikte yeni bir kategori açmak istiyorum. Önce size danışmak istedim. Utanç Duvarı gibi bir kategori açıp, bloglardaki hataları link vererek buraya yazmak istiyorum. Ne dersiniz? Sizce her blogcu bu eleştiriyi kaldırabilir mi? Bu yapacağımız eleştirilerden sonra o blogcu arkadaş kendisine bir çeki düzen verir mi? Gelecek yorumlara göre bu kategoriyi açıp açmayacağıma karar vereceğim. Bu yüzden lütfen fikirlerinizi paylaşınız...

Enflasyona Şişkinlik Diyelim!  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:


Geçen yazılarımda kaynak olarak kullandığım Türk Edebiyatı Dergisi'nin 1996 Haziran sayısının bir bölümünde TDK tarafından yabancı kelimelere bulunan karşılıkların listelendiği bir yazı gördüm. Oradaki ilginç, komik karşılıkları (özellikle de tutulmayan karşılıkları) TDK tarafından yapılan açıklamalarıyla birlikte yazmak istiyorum.

Enstrüman: Fransızca instrument (âlet, makine, cihaz; çalgı, saz; senet, evrak) Bu kelime dilimizde son zamanlara kadar daha çok çalgı âleti anlamıyla kullanılmıştır. Bir müzik terimi olarak Türkçe'ye yerleşen bu söz, ekonomi alanında da kullanılmaya başlanmıştır. Bu anlam için kurulumuz mâlî belge sözünü önermektedir.

Örnek: Riski sevmeyenlerin ilgi odağı olan yatırım fonları, 1993 yılında en çok talep gören mâlî belgelerden biri oldu.


Enstrüman kelimesiyle kök bakımından ortak olan enstrümental ise daha çok müzik alanında geçer. Bunun için önerdiğimiz karşılık sözsüz'dür.

Enflasyon: Fransızca inflation (piyasadaki para miktarı ile malların ve satın alınabilir hizmetlerin toplamı arasındakiaçığın büyümesinden ortaya çıkan ve fiyatların toptan yükselmesi, para değerinin düşmesi biçiminde kendini gösteren ekonomik süreç, para şişkinliği) Bu kelimenin Türkçe Sözlük'te belirtildiği gibi para şişkinliği sözüyle karşılanması uygun görülmüştür. Para şişkinliği bâzı kullanımlarda yalnızca şişkinlik olarak da enflasyon sözünü karşılamaktadır.

Örnekler: Ağustos ayının şişkinlik rakamları bugün açıklanıyor. Gelişmiş ülkelerde yıllık para şişkinliği olarak bulunacak rakamlar, bizde aylık para şişkinliğini ifade ettiği zaman bir bayram yapmadığımız kalıyor.


Daha birçok kelime var onları da bir başka yazımda yazarım. Şimdi soruyorum size. Siz hiç "enstrümental" yerine "sözsüz" diyen, "enflasyon" yerine "para şişkinliği" veya "şişkinlik" diyen birini işittiniz mi?

Abaküs Kelimesinin Kökeni  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:


Şimdi isminin kökeninin nereden geldiğini açıklayacağım aleti ilkokuldayken hepimiz mutlaka kullanmışızdır. Neyden bahsediyorum? Tabii ki "abaküs"ten. Sayı saymak için kullandığımız bu "abaküs" nereden gelmiş acaba? Türkçe bir kelime olmadığı âşikar.

"Abaküs" kelimesi dilimize Latince'den girmiştir. Latince'de "abacus" kelimesinin anlamı "hesap tahtası"dır. Dilimizde de bu anlamla kullanılıyor zaten. "Abacus" kelimesi Latince'ye Eski Yunanca'dan geçmiştir. Eski Yunanca'da "âbaks" ve "abak" kelimeleri "masa, tabla" gibi anlamlara geliyordu.

İşte bu kelime dillerarası etkileşimin bir göstergesidir. Eski Yunanca'dan Latince'ye oradan da birçok Avrupa diline geçtiği gibi bizim dilimize de geçmiş. TDK "abaküs" yerine Türkçe bir kelime bulacak olsa, bu kelime ne olur acaba?

Haydi Trene İnelim!  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:

Aynı kategoriye üst üste yazmış olacağım ama ne yapayım? Yazmazsam sinirden patlayacak gibi oluyorum. Bildiğiniz üzere bu "Görsel Türkçe Yanlışları" kategorisini dün oluşturduk. Görünüşe göre en kalabalık kategori olacak. Neyse bunlardan bir önceki yazımda da bahsetmiştim.

Bu seferki görsel TCDD' den. Aslında bunu daha önceden yazacaktım ama bugüne kısmetmiş. TCDD' nin Sirkeci-Halkalı arasında hizmet veren banliyö trenlerinde, trenlerde yapılması ve yapılmaması gerekenlerin listelendiği bir uyarı afişi var. Maalesef bu afişte de bir Türkçe yanlışı var. Bâriz bir anlatım bozukluğu. Buyrun kanıtı bu:



Ne diyor ilk cümlede?

"Hareket halindeki trenlerimize inilip..."

Soruyorum aranızda hiç "trene inen" var mı? Bizim köyde "trene binilir". Bu İstanbul'un her şeyi farklı ya. Doğrusu ne olmalıydı?

"Hareket hâlindeki trenlemizden inilmemesini ve hareket hâlindeki trenlerimize binilmemesini" olmalıydı.

Bu, aslında konuşurken sıkça yaptığımız yanlışlardan. Konuşurken yapılması normal çünkü yukarıda da gördüğünüz gibi oldukça uzun ve dolambaçlı bir cümle ortaya çıkıyor. Ancak yazıda hemen göze batıyor.

Bu Türkçe yanlışı ÖSS'de de soruluyor. 2 sene önce bu konuda uzman olmuştum neredeyse.

TCDD bu hatasını en kısa sürede düzeltmeli. Hiç yakışmıyor bu hata onlara.

Ha bir de "halindeki" değil "hâlindeki" olacak. Bu da başka bir konu...

Haber7'ye Türkçe Dersi  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:

Ne zamandır aklımda olan bir konuyu bugün bu yazımla birlikte hayata geçirmiş olacağım. Bahsettiğim konu şu: Sanal hayatta veya gerçek hayatta gördüğüm(üz) Türkçe yanlışlarını buraya fotoğrafı ile beraber koyacağım(z). Bu kategori belki de en çok konusu olan bir kategori olacak. Çünkü ben günlük hayatta maalesef bu kategoriye uygun onlarca durum görüyorum. Bundan sonra hemen fotoğrafını çekip buraya koyacağım. Sanal âlemde görürsem de aynı şekilde buraya koyacağım. Belki sesimizi duyarlar da kendilerine bir çeki düzen verirler.

Bu kategorimizin ilk yazısı büyük bir haber sitesi olan Haber7'den. Maalesef adına yakışmayan bir Türkçe yanlışı yapmışlar. Buyrun habere buradan ulaşabilirsiniz. Kanıtı ise bu:



Ben bunu ilk okuduğumda İstanbul'un Beşiktaş İlçesi'nde bir seribaşı varmış gibi bir anlam çıkarttım. (Cidden diyorum. O an aklıma geldi birden.) Meğer tuttuğum takım Beşiktaş seribaşı olmuş. Peki bu haber olmuş mu? Olmamış Haber7 olmamış. Şöyle yazmanız lâzımdı:

"Beşiktaş da seribaşı"

Niye? Çünkü bağlaç olan -de ayrı yazılır sayın editör... Bu konuda daha detaylı bilgi ister misiniz yoksa bu kadar yeter mi?

Kedi Nereden Geldi?  

Yazının Sahibi: kabakmeltemi Kategorisi:


Bakalım o güzelim gözlerin, kulakların, patilerin sahibi, resimlerini yapıp durduğum o mükemmel yaratığın adı nereden geliyormuş?


Kedi kelimesi Türkçe'ye Anadolu'da konuşulan Rumca "gata"dan kede/kedi olarak geçti. Eski Türk sözlüklerinde "kedi" sözcüğü yoktur. Avrupa dillerinde de gat, kat köküyle türetilmiştir.


Kediler bugün de binlerce yıldır olduğu gibi ruhlarıyla, kişilikleriyle insanları etkilemeye devam ediyor. Bize de evrende bu büyüleyici yaratıklarla yaşamak düşüyor. Bir de bu hayvanlardan biri sizi dostu olarak seçerse o zaman hayat daha güzel oluyor.

Yeni Bir İstilâ: İngilizce  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:

Bir önceki yazımda da olduğu gibi bu yazım da Reha Oğuz Türkkan'ın Türk Edebiyatı Dergisi'nin 1996 Haziran sayısından. Bu yazının 12 yıl önce yazıldığını tekrar hatırlatarak makaleye geçiyorum.

"... O günlerde Türkçemiz bir kere daha kurtarılmıştı ama her zamanki gibi çeyrek aydınlarımız dilimizi rahat bırakmayacaklardı. Bu sefer de İngilizce sözcüklerin istilâsına uğradık.

Uzun söze ne hâcet? Hepimiz her yerde bunu görmüyor muyuz? Sadece mahallemden birkaç örnek vereyim: İstanbul'un Kadıköy yakasında, turistik olmayan (yâni bu mazereti de olmayan) 10-15 sokak boyunca rastladığım dükkân isimleri:

Wilde Life (Av Mağazası - Üstelik imlâ yanlışlı)
Firstlady (Başbayan (!))
Le Petit Cafe (Bu da Fransızca)
Opti-Center (Gözlükçü)
Grill (kebapçı)
Almancası da var: Dr. Med. Arz für innere Medizin.

Tercümesi hiçbirinde yok! Türk müşteri, birkaç dil bilmiyorsa, o dükkânların ne sattığını, o doktorun neyi tedavi ettiğini nereden bilecek?

Bir gazete naklediyor: Teşvikiye'de hepsi İngilizce isimli olan mağazaların arasında Türkçe adlı tek bir mağaza varmış. Sahipleri sebebini şöyle anlatmışlar:

"Farkedilebilmek için bunu yaptık. Türkçe adımızla hemen göze çarpıyoruz."

Ne acı değil mi? Ben de Kadıköy'de böyle bir yer gördüm. Tabelâsında "Muhallebi & Sütlaç" yazıyordu. Türkçe! Ama şu (&) işareti olmasa... "Ve" kelimesi çok mu uzun? Sade (V) harfini kullansalar nasıl olurdu? Bir yangın çıkış kapısından sade "Emergency" yazıyor. "Sale" her yerde! Basında "mega", "hiper" ve "şok"tan geçilmiyor. Aydınlarımız, devlet adamlarımız "brifing", "parite", "etik", "rant" ve hele "consensus" ("gonsansus" diye de telaffuz ederek) demeden edemiyorlar. Televizyonlarımız Türkçe kelimeleri bile Amerikan deyimlerine göre konuşuyorlar:

"Ne yaptığını sanıyorsun?" ("Ne oluyor?" yerine)
"Neden bir çay almıyorsun?" (Yeni gelen bir misafire "Bir çay getireyim mi?" yerine)

Fransızlar da İngilizce'nin bu "emperyalizm"inden şikâyetçi ("Franglaise" adını takmışlar) ama mücâdele ediyorlar. Türkçülere gene vazife düştü. Yok mu "Yaşayan Türkçe" bayrağını bir kere daha açacak olan?"

Dalga Geçmek  

Yazının Sahibi: Oğuz Oda Kategorisi:

Karadeniz illerinden birinde, zengin bir tüccar iflas eder. Varını yoğunu kaybettiğinden, canına kıymaya karar verir. Sahildeki yüksek kayalardan birine çıkar. Sahile çarpan dalgaları saymaya başlar. Niyeti, dalgalar yüz olunca kendini denize atmaktır.

Kendisini izleyen candan bir dostu ise, onu dikkatle kollamaktadır.
Adamın saydığını duyup, amacını anlayan dostu, tam “…doksan sekiz, doksan dokuz…” derken, adamın koluna yapışır ve:

“Olmadı dostum. Dalga geçti, yeniden say” der.
***

Bu deyim “ alay etmek için, birisiyle şakacıktan eğlenmek” manasında kullanılır.

Sinir Sözcükler  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:

Bu yazımda sizlere yurdun arşivinden bulduğum Türk Edebiyatı Dergisi' nin 1996 Haziran sayısında Reha Oğuz Türkkan' ın "Sinir Sözcükler" adlı makalesini sunuyorum:

"Türkçemizde diken gibi dilimize (benim dilime) batan "artıklar" var ki ne yapacağız bilmiyorum. Sinir olduğum, fakat günlük konuşmaya iyice girmiş olan birkaçını sayayım:

* Örneğin (Ermenice "orinagin"den geldiği iddia edildi.)
* Saptamak
* İçermek ("İçerlemek" gibi oluyor!)
* Olanak ("Avanak" kelimesini aklıma getiriyor -beğendiğim bir uydurukçayla söyleyeyim: "Çağrışım" yapıyor.)
* Ulus (Hem Çuvaşça kökenli hem de "millet / budun" demek değil, konfederasyon anlamında.)
* Süreç (Elli türlü mânâda kullanıyorlar)
* Yaşam (Rauf Tamer'e vaktiyle müstehcen çağrışımlar yapmıştı.)
* Kent (Arapça diye "şehir" değiştirildi, Farsça olan "kent" alındı!)
* Uygar (İlk sözlük basılırken, "uygur" yerine "uygar" basılmış, "Zararı yok, kalsın." demişler.)

Bir de şu Batı dillerinden aktarma "sel", "sal" ekini ne yapsak?

Ne var ki, Atatürk'ün dediği gibi, anlaşılmama korkusuyla ben de (hatta zaman zaman Kabaklı Hoca da) bunların bâzılarını kullanmak zorunda kalıyoruz."

Hilmi İsminin Anlamı ve Kökeni  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:

Biraz önce StatCounter'dan aranan kelimelere baktım da arkadaşın biri Hilmi isminin anlamını aratarak gelmiş. Hem benim de ismim olması sebebiyle hem de ne zamandır bu kategoriye bir yazı eklememiş olmam sebebiyle yazmak istedim Hilmi adının mânâsını ve kökenini.

Hilmi ismi bildiğiniz üzere Arapça bir kelime. "Ağırbaşlı, sakin, yumuşak huylu, nâzik" gibi çeşitli anlamlara gelmekte. Kökenine gelince, Arapçadaki حلم mastarından türemiştir.Onun da anlamı zaten anlaşıldığı üzere "yumuşak huyluluk."

Gene bu kökten türeyen isimlerden aklıma gelenler şunlar: "Hâlim", "Halime"...

Isparta İsminin Kaynağı  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:

Bildiğiniz üzere bu blogta ilk aldığım konu illerin hikâyesi idi. Daha sonra gelen eleştirilerle çeşitli alanlara kaydık. Gayet de güzel oldu. Şimdi zaten kendimiz de çeşitlendiriyoruz elimizden geldikçe. Neyse işte bu illerin hikâyesini de 81 il 81 hikâye diye bir kategori hâlinde topluyoruz. Plâka sırasıyla bütün illeri yazacağız. Bu yazımda isminin menşeini anlatacağım ilimiz Isparta.

Isparta adı hakkında yaptığım araştırmalarda hep aynı yazıları buldum nette. Herkes birbirinden kopyalamış yazmış. Her neyse biraz daha araştırınca değişik bilgiler bulabildim.

Isparta kelimesi hakkında 3 ayrı rivâyet bulunmakta:

İlk rivâyete göre, Böcüzade Süleyman Sami'nin Isparta tarihini anlattığı eserinde, Kâmus'ul Âlâm'da ve Meydan Larousse'ta Isparta ilinin Psiada şehirlerinden Baris'in yerinde kurulduğu ve dolayısıyla ismin de buradan geldiği yazmaktadır.

İkinci bir görüşe göre Isparta adının Baride kelimesinden geldiği, bu kelimenin Hititçe, belki de Lidya dilinden gelmiş bir sözcük olduğu, Yunan göçmenlerinin Anadolu'ya gelmelerinden sonra, Baride adına “Eis” takısını ekleyerek, İsbarida denildiği, Isparta adının, Eis Baride den geldiği, daha sonra bu sözün Türkler tarafından Isparta şeklinde kullanıldığı savunulmaktadır. Bu görüşün destekçileri ise Prof. Dr. Turhan Hikmet Dağlıoğlu ve Prof. Dr. Osman Turan gibi tarihçilerimizdir.

Üçüncü bir görüşe göre Isparta ismi Arap kaynaklarından olan İbn-i Batuda'da Saparta olarak geçmektedir. Bu adın, M.Ö. VII. yüzyılda Karadeniz'in kuzeyindeki İskitlerce, güneye sürülen Sabardai kavimlerinin bugünkü Isparta civârına yerleşmeleri sonucu verildiği ifade edilmektedir.

Akıl Tokmağı  

Yazının Sahibi: Oğuz Oda Kategorisi:

Eskiler "akıl fikir tokmağı olsun" derlerdi, sık sık hata yapıp zor durumda kalanlara. Hayatından olumsuzluklar eksik olmayan insanların aklını başına getiren olaylar ve sebepler vardır. Kötü arkadaşların fenalıklarından uzaklaşıp doğru yolu bulan, olumlu işler yapan insanlar pek çoktur.

Bu insanlar gerçek dost sandığı arkadaşlarından bir tokat yedikleri zaman akıllarını başlarına toplar, aynı hataya bir daha düşmezler.

"Eskiden sinir hastalarını evliya ve türbelere götürüp iyileşsin diye okuturlardı. Türbedar hastayı muayene eder, ya alıkor ya da başka bir türbeye götürülmesini tavsiye ederdi. Eğer hasta türbede birkaç gün kalırsa, gündüzleri türbedar tarafından okunup üflenir, bazen "akıl tokmağı" denilen ağaçtan yapılmış bir tokmağı türbedar, ansızın hastanın başına hafifçe vururdu. Hasta başına vurulan bu tokmağın tesiriyle aklını ve hafızasını toplardı. Bu aslında kişiler üzerinde ani tesiri olan şok tedavisinden başka bir şey değildi"
***

Kişinin aklını başına getiren, olumlu yöne döndüren, ani olaylardan söz edilirken, işte bu 'akıl tokmağı' deyimi kullanılır.

Çaya Corbaya Yoğun  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:

"Yoğun" aslında güzel bir kelime. Üstelik Türkçe bir kelime. "Yoğun" daha çok fizik ilmiyle ilgili bir sıfat! Hacmine oranla, ağırlığı fazla olan veya kesif, koyu anlamında bir kelime.

Meselâ civa, yoğunluğu çok yüksek olan bir maden! Zeytinyağı, suya nazaran yoğunluğu hafif olan bir sıvı yağ. Su ile karıştırıldığı zaman, civanın dibe vurması gibi, bugünkü Türkçe'de de "yoğun", artık çok dikkat çeken bir kelime. Onun için ikide bir ortaya çıkarılması, olur olmaz yerde kullanılması, Türkçemiz açısından bir kısırlık, bir zevksizlik örneği.

Basınımızdan, radyolarımızdan ve televizyonlarımızdan aldığım "yoğun" kelimeli cümlelerden bâzıları şöyle:

1. "TBMM, yoğun bir gündemle açılacak." deniliyor. Eskiden meclislerimiz yüklü bir gündemle açılırdı. Yoğun bir gündemle değil.

2. "Başbakan konuşmasını yoğun alkışlarla sürdürdü." deniliyor. Eskiden başbakanlarımız sürekli alkışlar arasında konuşurlardı. Yoğun alkışlar arasında değil.

3. "İnsanların yoğun olarak bulundukları yerlerde önlemler alınacak." deniliyor. Eskiden insanların kalabalıklar hâlinde bulunduğu yerlerde tedbirler alınırdı.

4. "Çok yoğun olarak yağan yağmurlar sele neden oldu." deniliyor. Eskiden "Şiddetli yağmurlar sele sebep oldu." denilirdi.

5. "Sinema sanatçılarımı yoğun duygular içinde olduklarını söylüyorlar." deniliyor. Eskiden sinema sanatçılarımız güçlü duygular içinde çalışırdı.

6. "Öğrenciler derslerinin yoğunluğundan şikayetçi." deniliyor. Eskiden derslerin çokluğundan veya ağırlığından şikâyet edilirdi.

7. "Film yoğun bir aşkı anlatıyor." deniliyor. Eskiden büyük aşklar yazılır, anlatılırdı.

8. "Bu koalisyon Türkiye'nin yoğun sorunlarını çözebilecek mi?" deniliyor. Eskiden Türkiye'nin devâsa meselelerini omuzlayan iktidarlar olurdu.

9. "Trafik yoğunluğu nedeniyle yollar kilitlendi." deniliyor. Eskiden trafik sıkışıklığından veya kilitlenmesinden bahsedilirdi.

10. "Yoğun sis nedeniyle vapur seferleri iptal edildi." deniliyor. Eskiden kesif sis yüzünden vapur seferleri iptal edilirdi.

11. "Güzel konuşabilmek için önce yoğun bir nefes almalı." deniliyor. Eskiden güzel konuşabilmek için derin bir nefes alınırdı.

Yoğun! Yoğun! Yoğun! Çaya, çorbaya yoğun! Yoğun renkler, yoğun güzeller, yoğun sular, yoğun lezzetler, yoğun haberler...

Yavuz Bülent Bâkiler / Sözün Doğrusu 1

Geyikli Baba  

Yazının Sahibi: kabakmeltemi Kategorisi:

Geyikli Baba, Bursa'nın Osmanlılar tarafından fethini maneviyatıyla renklendiren, efsaneleştiren Horasan erlerinden biridir. Bursa'ya nasıl geldiği bilinmiyor olsa da burada yaşamıştır ve türbesi de İnegöl'dedir.

Erenler arasında ama onlardan bir bakıma da ayrı yaşamıştır. Çoğu zaman insanlardan uzak dağlarda geyiklerle gezer, muhabbet edermiş. Birçok kişi onu zarif bir geyiğin sırtında uçar gibi, akar gibi dağdan dağa gezerken görmüşler. Yüzyıllardır adının "Geyikli Baba" diye anılması bu yüzdendir.

Hakkında bilinenlerden biri de, Bursa fethine sırtında yalnız bir post, omzunda 60 okkalık koca bir taş ve ardında sürü sürü geyiklerle katıldığıdır.

Geyikli Baba'nın mübarek kişiliğini, geyiklerle konuşmasını ve hiçbir geyiğin ondan kaçmamasını duyan Orhan Gazi hemen bu dervişin yanına getirilmesini emretmiş. Geyikli Baba daveti kabul etmediği gibi bir de haber yollamış: "Sakın Orhan Gazi buraya gelip bizi günaha sokmasın, vakti gelince biz kendisine gelip dua ederiz. Dervişler dua vaktini gözetirler."

Bir zaman sonra, sözünde durarak sırtında koca bir kavak ağacıyla saraya gitmiş. Kimseye bir şey demeden saray bahçesine girmiş ve ağacı dikmiş. Görenler hemen Orhan Gazi'ye müjdeyi vermişler. Orhan Gazi sevinçle gelmiş, elini öpmeye davranmış. "Dervişlerin duası sana ve senin nesline makbuldür." diyen Geyikli Baba geldiği gibi sessizce oradan ayrılmış. Ağaç Osmanlılarca soylarının devamına işaret olarak görülmüş. Bu yüzden ağaca çok iyi bakılmış. Yine bir vakit sonra Orhan Gazi bu olanlara karşılık Geyikli Baba'yı mekânında ziyaret ederek "Dede! Bu İnegöl yöresi senin olsun." diye yalvarmış. Geyikli Baba istememiş, Orhan Gazi ısrar etmiş. Kibirden uzak olmak isteyen Geyikli Baba, "Dervişler için küçük bir avlu ver, o kadar." demiş ve böyle anlaşmışlar.

Geyikli Baba ondan sonra çok yaşamadı. Son nefesini verirken etrafında geyikleri vardı. Türbesini, tekke ve camiini Orhan Gazi yaptırdı.

Nezihe Araz / Anadolu Evliyaları

Neler Geldi Neler Geçti Felekten Un Elerken Deve Geçti Elekten  

Yazının Sahibi: Oğuz Oda Kategorisi:

Varlıklı bir adam, kızını uzaktan bir köye gelin etmiş. Kızına verdiği çeyizi deveyle göndermiş. Aradan epey zaman geçmiş, adam kızının köyüne, onları görmeye gitmiş. Kızı un eliyormuş, babası ona: "Nasılsın?" diye sormuş. Kız, uzun uzun dertlenmeden, şikayet etmeden, babasına durumu şöyle dile getirmiş:

"Neler geldi, neler geçti felekten
Un elerken, deve geçti elekten"

Baba, bu arifane sözlerden; kızının ailesinin çok yoksul düştüklerini, her şeyi sattıkları gibi deveyi de sattıklarını, onun parasıyla buğday aldıklarını ve şimdi o buğdayın ununu elediğini anlamış.
***

Bu deyim, "sıkıntıların, yoksulluğun, hayatta insanın başına neler getirdiğinin" bir özeti olarak söylenir.

Tekâüt Kelimesinin Anlamı ve Menşei  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:

Kelimelerin Soyağacı' nın sıkı takipçilerinden MonteCito bana mail yoluyla güzel bir kelime verdi yazmam için. Kendisinin aklına çok takılan ve eskilerden duyduğu bu kelimeyi ben de ilk defa duymuştum. Belki de daha önce duymuşumdur da ne olduğunu bilmiyordum. Hemen araştırmaya başladım ben de. Kelimemiz Arapça bir kelime olan "tekâüt" sözcüğü. Fazla uzatmadan kelimenin köklerine inmeye başlayalım.

"Tekâüt" kelimesinin anlamı "emekliye ayrılmak" demek. Arapça'dan dilimize geçen bu sözcüğün Arapça'daki yazılışı ise تقاعد şeklinde. Kelimemizin menşei ise(kaade) قعد fiil-i mâzîsi. Gene bu kökten türeyen eskilerden oldukça sık duyduğumuz bir başka kelime var ki o da "mütekâit" kelimesi. O da Arapça'da متقاعد şeklinde yazılıyor. Hepimiz duymuşuzdur "Mütekâit Paşa" ünvânını. Tahmin edebileceğiniz gibi "emekli paşa" anlamına gelmektedir.

Bosphorus : Öküz Geçidi  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:

Boğaziçi' y(n)e Bizanslılar Bosphorus derler. Bizim de, güya kültürlü görünmek isteyen görgüsüzlerimiz, bugün böyle diyor. Bu ad, Yunanca "öküz" demek olan Boô ile "geçit" anlamındaki ôqo sözcüğünden türemiştir. Yunan mitolojisine göre Finikeli kral İnekos, beraberindeki Mısırlı, Arap ve Finikelilerle birlikte M.Ö. 1850 yıllarında "Kuzey Denizi" anlamına gelen Achkenas (Bizanslıların deyişiyle Pont-Euxin, Finikelilerin adlandırmasıyla Euxinos, bizim ifâdemizle Karadeniz) henüz bir göl iken, Mora Yarımadası'na gelip, tufandan sonraki depremde Boğazlar ortaya çıkınca bulunduğu adada Argolit adıyla bir devlet kurulmuştu. Yarı tanrı sayılan İnekos'un İyo adında bir kızı vardı. Zeus (Jüpiter) bu kıza âşık oldu. Karısı Hera (Jonon) bunu duyunca da İyo'yu bir buzağı biçimine sokup Achkenas'ın Propontis'e (Marmara) aktığı boğaza sakladı. Daha sonra Hera buzağıyı bulup hapsetmiş ve Argos'u da başına bekçi dikmişti. Merkür adlı tanrı yüz gözlü Argos'u kaval sesiyle uyutarak başını kesti ve İyo'yu kurtardı. Mitolojiye göre bunu haber alan Hera, İyo'ya bir kara sinek musallat eder ve İyo sinekten kaçmak için Mısır'a sığınır. Mısır tanrıçalarından olan İzis işte bu kadınmış.

***

Geceleri spiral bir fanusa hapsedilmiş yıldızları andıran bir ışık seline, müzikal bir büyü gibi insanı kuşatan Boğaziçi adı yerine "Öküz Geçidi" anlamına gelen Bosfor (Bosphorus) demeyi doğrusu ben bu kentin bir hemşehrisi olarak doğru bulmuyorum.

Siz ne dersiniz?!...

İskender Pala / Divâne Güzeller' den

Gelelim Bamyanın Faziletine Deyimi  

Yazının Sahibi: Oğuz Oda Kategorisi:

Köyün birinde cami cemaatinden bir adamcağız varmış. Hem saf hem de cahilceymiş ama, tek arzusu imam efendiler gibi kürsüye geçip, cemaate vaaz etmek nasihatte bulunmak imiş. Bu sebeple ne vakit bir fırsat bulsa -mesela imam azıcık gecikse- hemen kürsünün ucuna ilişir, kürsüde duran vaaz kitabını imamın işaretlediği yerden açar, hem okur, hem anlatırmış.

Cemaat bunun bu haline önceleri gülüp geçiyorsa da, bakmışlar işi azıtıyor. Artık eskisi gibi kürsünün kenarına ilişmek yerine iyice içine kuruluyor, imam varmış yokmuş fark etmeden "Ey cemaat! Ey Ümmet-i Muhammed! Ey gafiller!..." diye veryansın ediyormuş.

Cemaatten birkaçı:
"Şuna iyi bir ders vermezsek, başımıza Şeyhülislam kesilecek" diye karar almışlar ve imamı da tezgahın içine dahil edip, bir oyun hazırlamışlar.

Bir cuma günü cami tıklım tıklım dolu iken, imam bilerek vaaza geç kalmış. Caminin öteberi işlerini gören ve müezzinlik yapan başka biri ise, her vakit kürsüde duran vaaz kitabını alıp, yerine bir yemek kitabı koymuş. Bizimkisi bakmış imam ortada yok. Cemaat da maşallah pek kalabalık. Hemen ayağa kalkıp, safları yara yara kürsüye gelip çıkmış. Şöyle bir boğazını temizledikten sonra, önündeki hazır duran kitabı işaretli yerinden açmış ve okumaya başlamış.

"Eveeet, gelelim bamyanın faziletlerine..."
***

Bu deyim, bir mevzu anlatılırken konuşanın lafı uzatması, alakasız konulara girmesi gibi durumlarda kullanılır. "Önemli işleri bitirdik de, sıra bunlara geldi.." manasına gelir.

Deyimlerle Ortaçağ Rezilliği  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi: ,

1500'lerde İngiltere'de işler şöyle yapılıyordu:

İnsanların çoğu Haziran'da evleniyordu Çünkü senelik banyolarını Mayıs ayında yapıyorlar, Haziran'da hâlâ çok kötü kokmuyorlardı. Ama yine de kokmaya başladıkları için gelinler vücutlarından çıkan kokuyu bastırmak amacıyla ellerinde bir buket çiçek taşıyordu.

Banyolar içi sıcak suyla doldurulmuş büyük bir fıçıdan meydana geliyordu. Evin erkeği temiz suyla yıkanma imtiyazına sahipti. Ondan sonra oğulları ve diğer erkekler, daha sonra kadınlar, sonra çocuklar ve en son olarak da bebekler aynı suda yıkanıyordu. Bu esnada su o kadar kirli hâle geliyordu ki içinde gerçekten bir şeyleri kaybetmek mümkündü. İngilizce'deki "banyo suyuyla birlikte bebeği de atmayın" (Don't throw the baby out with the bath water) deyimi buradan gelmektedir.

Evlerin çatıları üst üste yığılmış kamıştan yapılıyor, kamışların altında tahta bulunmuyordu. Burası hayvanların ısınabilecekleri tek yer olduğu için bütün kediler, köpekler ve diğer küçük hayvanlar (fareler, böcekler) çatıda yaşıyordu. Yağmur yağdığı zaman çatı kayganlaşıyor ve bazen hayvanlar kayarak çatıdan aşağı düşüyordu. İngilizce'deki "kedi-köpek yağıyor" (It's raining cats and dogs) deyimi buradan gelmektedir.

Zemin topraktı. Sadece zenginlerin zemini topraktan başka bir şeyden yapılmıştı. “Toprak kadar fakir” (dirt poor) tabiri buradan çıkmıştır.

Yemek pişirme işlemi her zaman ateşin üzerine asılı durumdaki büyük bir kazanın içinde yapılıyordu. Her gün ateş yakılıyor ve kazana bir şeyler ilave ediliyordu. Çoğu zaman sebze yeniyor, et pek bulunmuyordu. Akşam yahni yenirse artıklar kazanda bırakılıyor, gece boyunca soğuyan yemek ertesi gün tekrar ısıtılarak yenmeye devam ediliyordu. Bâzen bu yahni çok uzun süre kazanda kalıyordu. "Bezelye lapası sıcak, bezelye lapası soğuk, kazandaki bezelye lapası dokuz günlük" (peas porridge hot, peas porridge cold, peas porridge in the pot nine days old) tekerlemesinin menşei budur.

Parası olanlar kalay-kurşun alaşımından yapılmış tabaklar alabiliyordu. Asidi yüksek olan yiyecekler kurşunu çözerek yemeğe karışmasına sebep oluyor, böylece gıda zehirlenmelerine ve ölüme yol açıyordu. Domatesler buna sık sık sebep olduğu için bundan sonraki yaklaşık 400 yıl boyunca domateslerin zehirli olduğu düşünülmüştü.

Çoğu insanın kalay-kurşun alaşımından yapılmış tabakları yoktu. Onun yerine tahta tabaklar kullanıyorlardı. Çoğu zaman bu tabaklar bayat ekmekten yapılıyordu. Ekmekler o kadar bayat ve sertti ki uzun zaman kullanılabiliyordu. Bunlar hiçbir zaman yıkanmadığı için içinde kurtlar ve küfler oluşuyordu. Kurtlu ve küflü tabaklardan yemek yiyen insanların ağızlarında "tabak ağzı" (trench mouth) denen hastalık ortaya çıkıyordu.

Ekmek itibara göre bölüşülüyordu. İşçiler yanık olan alt kabuğu, aile orta kısmı, misafirler de üst kabuğu alırdı.

Ortaçağda Avrupa'daki rahibelerin yüz ve ellerinden başka yerlerini yıkamaları kesin olarak yasaklanmıştı. Kastilya Kraliçesi İsabella bile 50 yıldan fazla süren hayatı boyunca iki kez banyo yapmıştı.

Kirlilik adeti Amerika'ya da bulaşmış Pennsylvania ve Virginia eyaletlerinde ''banyo yapmayı yasaklayan'' ya da belirli kısıtlamalar getiren kanunlar çıkarılmıştı. Philadelphia'da ise kanunla bir ay içinde birden fazla banyo yapan insanlar cezaevine gönderiliyordu.

Tuvaletle henüz tanışmayan Avrupa'da lazımlıkları sokaklara boşaltma âdeti 17. yüzyıla kadar sürdü. Fransa krallarından 14. Louis, gününün belli bir zamanını lazımlığında oturarak geçirir, devlet işlerini de buradan yürütürdü.

1600'lerde İstanbul'a gelen İngiliz büyükelçiler, lazımlık kullanma ve bunu da pencereden boşaltma adetleri yüzünden şehirden uzak olan Tarabya'yaki bir konağa gönderilmişti. 19. yüzyıla gelindiğinde, kesin olarak tuvalet kullanma sözü vermeleri üzerine Taksim'e taşınmalarına izin verilmişti.

O Sırada Endülüs

Kurtuba’nın 113.000 ev, 600 cami, 300 hamam, 50 hastane, 80 resmi ilkokul, 17 daha yüksek eğitim yeri, bir çok yüksek okul, 100.000 cilt kitabıyla 20 resmi kütüphanesi vardı. O tarihlerde

İstanbul hariç hiçbir şehir 300.000 den fazla nüfusu, hiçbir belediyenin hastanesi, dikkate değer kütüphanesi ve umumi bir hamamı asla yoktu. 950 yılında Kurtuba caddeleri, öküz arabalarıyla düzenli olarak temizleniyor, caddeler evlerin duvarlarına asılan lambalarla aydınlatılıyordu.

Endülüs halkı kurak toprakları verimli kılabilmek için kuyular açıp 20-30 metre çapındaki su çarklarıyla su taşıma araçları yaptılar. Dağların sularını 5 km’ye kadar genişleyen havuzlarda topladılar. Buralara düzenli sulama kanalları inşa ettiler.

Yazı Ahmetrix.com' un sahibi Ahmet Akçay'a aittir.

Sandviç Kelimesinin Hikâyesi  

Yazının Sahibi: kabakmeltemi Kategorisi:

Sandviç bildiğiniz üzere ekmek arasına bazı malzemeler koyarak hazırladığımız lezzetli ve kolay bir yiyecek... Bu kolaylığın ardında meğer kumarbaz bir adam varmış.

Adamımız Sandwich 4. Kontu John Montagu. Sandwich, İngiltere'nin kuzeyinde bir kasaba ve Ortaçağ'ın 5 büyük limanından biriymiş. Montagu tecrübeli bir siyasetçiymiş ve Denizcilik Bakanı olmuş. Bakan olmasına olmuş ama yemediği halt da kalmamış. Rüşvet almış, evliyken gitmiş başkasından 4 çocuk peydahlamış... Bunların yanında vazgeçemediği bir kumar tutkusu varmış. Yemek yemek için bile kumar masasından kalkmazmış. Hizmetçilerine emredermiş: "Acıktım, ekmek arasına biraz et koyun getirin bana!" Elinde ekmeği oyununa devam edermiş... Bu yemek şekli de özel hayatı gibi meşhur olmuş. Zamanla bu yemek yaşadığı ve kontu olduğu Sandwich kasabasının adıyla anılır olmuş.

1778 yılında Hawaii Adaları'nı keşfeden Kaptan Cook, arkadaşı Montagu anısına buradaki birkaç adaya Sandwich Adaları adını vermiş.

Kasımpaşa Mı Kâsımpaşa Mı?  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:

Bu yazımda gene bir tartışma konusu açmak istiyorum. Sabah otobüste işe gelirken aklıma geldi bu. Otobüste gelirken yanımızdan geçen otobüste gideceği yerleri gösteren ışıklı tabelada "Kasımpaşa" yazısını görünce aklıma bir soru takıldı. Bildiğiniz üzere "Kâsımpaşa"; İstanbul'da bir semt. Acaba "Kasımpaşa" mı olmalıydı, yoksa "Kâsımpaşa" mı? Yâni "Kasım" kelimesindeki "a" harfi uzatılmalı mı, yoksa uzatılmamalı mı?

Bence uzatılmalı. Çünkü "Kasım" bir ay ismidir ama "Kâsım" bir şahıs ismidir. Bu yüzden "Kâsımpaşa" yazılmalı ve okunmalıdır diyorum ben. Buradaki "kasım"ın bir insan ismi olduğu kesin. "Paşa" bir insanın sıfatıysa, ünvanıysa buradaki "kasım"ın bir ay ismi olamayacağı kesin.

Bu konuda siz ne düşünüyorsunuz sevgili "Kâsımpaşalılaştıramadıklarımız"?

Hıdırellez İsminin Kökeni  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:

Biliyorsunuz Mayıs'ın 5'i ve 6' sı Hıdırellez Bayramı olarak kutlanmakta. Ben de blogdaşım Bünyaz'da gördüğüm, onun da Zaman Gazetesi yazarlarından Ahmed Şahin' den alıntıladığı yazıyı buraya alıyorum. Sayın Şahin' in yazısının Hıdırellez isminin kökeni ile ilgili olan kısmı şöyle:

"Her ülke ve bölgede farklı âdet ve alışkanlıklarla kutlanan bu Hıdırellez bayramının aslı nedir, nasıl olup da tarihten önceki devirlerde başlatılan bir bayram günümüze kadar gelmeyi başarmıştır? Hızır-İlyas bayramı nasıl olup da Hıdırellez olup çıkmıştır?
Bu konudaki birçok farklı rivayetleri birleştirerek özetleyecek olursak, yaşanmış şöyle bir olay çıkar karşımıza.
Hazreti Musa Aleyhisselam zamanında bir hükümdarın tek oğlu kendini dini hizmete verir, babasının hükümdarlığı, saltanatı, şan ve şöhreti onu tatmin etmez. Bu, Rabb'imizin de hoşuna gider. Ona kerametler ihsan eder. Nitekim irşat için geçtiği yerlerde bastığı çorak topraklar, yürüdüğü yol kenarları, oturduğu kuru zeminler yemyeşil hale gelir, bahar çiçekleri açmaya başlar. Arapçada yeşilin bir adı (hazr) olduğundan çorak yerlerin yeşillendiğini gören halk, 'buradan bastığı yeri yeşillendiren genç geçmiştir' manasında Hızır geçmiştir diyerek gence Hızır adını verirler. Artık halkın dilinde Hızır adını almış olan bu genç, mayısın başlarında görmeyi çok istediği İlyas Peygamber'le de bir buluşma gerçekleştirir. Bu buluşmaya büyük değer veren halk, iki sevilen insanın buluştuğu bu günü Hızır-İlyas bayramı olarak ilan ederler. Dilden dile söylene söylene Hızır-İlyas bayramı, Hıdırellez bayramı olarak gelir. Tıpkı Hoca merhumun, oğlunuzun adını "Eyyüb" koyarsanız dikkatli söyleyin, söylene söylene "ip" kalır, demesi gibi olur. Hızır-İlyas isimleri söylene söylene Hıdırellez şeklini alır."

Suya Düşmek Deyimi  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:

Vaktiyle, Yeniçeri'lerin topçu ocağında, askerlerin atış talimi başlıbaşına seyirlik bir hadiseydi. Atışların, el ve göz yordamıyla yapıldığı o zamanlar, Bölükbaşı atış yapacak ere şöyle emir verirdi:

"Haydi oğlum aslan, yamacıma yaslan, barut hakkı iki cezve ile bir kepçe. Allah rast getire, nişangahına denk getire. Endahtttt.."

Top ateşlenir ve hedefin yakınlarına siper almış olan gözcü neferi atışın sonucunu bildirirdi:

"Bir bağ, üç evlek sağa kaydı kumandanım!"
Bunun anlamı:

"Mermi hedefi bulmadı kumandanım. Devlet-i Ali'nin güllesi, bad-i heva