Kabak Meltemi  

Yazının Sahibi: kabakmeltemi Kategorisi:

"Yaz!" dedi. "Ne, nasıl?" derken, "Ben anlamam yazacaksın!" dedi, yazıyorum. Bu ani gelişmeyle her zaman ilgiyle, merakla okuyucusu olduğum bu güzel blogda yazar buldum kendimi. Yazıya başlamak tahmin ettiğimden zor oldu. Aynı zamanda heyecan verici ve güzel bir duygu. Neyse ki Recep ilk yazı için "Kabak meltemi" önerisinde bulundu da ilk ne yazacağımın kaygısına düşmedim, güzel bir fikir...

Kabak meltemi, Mayıs sonunda daha açık şekliyle 30 Mayıs'ta esen bir meltem türü... Gördüğünüz gibi gayet kısa, net bir açıklama. Maalesef hakkında fazla bir bilgi yok. Buradaki "kabak" bildiğimiz balkabağı galiba. Balkabakları mayıs başında dikiliyormuş ve 15-30 Mayıs arası son soğuklardan korumak amacıyla üzerleri örtülüyormuş. Kabak melteminden sonra da açılıyorlar. Böyle bir ilişki buldum, fazlasını bulamadım.

Bana çok sorulan ve merak edilen bir şeydi, bilmeyenler anlamını öğrenmiş olmuştur yine de. Fazlasını bilenler de varsa ve bizimle paylaşırlarsa çok güzel olur. Benim için bu kısa bilginin yanında farklı ve önemli birçok anlam içeriyor, uzun ve tuhaf bir hikâyesi var. Hayır, anlatmayacağım. :) Belki bir gün...

Neyse, işte böyle... Velhasıl merhaba herkese!

Kısaltmalar Hakkında  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi: ,

Bildiğiniz üzere çalışıyorum ve sürekli telefon başındayım. Görevim ise listede kayıtlı olan şirketlerin, derneklerin, şahısların bilgilerini güncellemek.

Bir önceki yazımda açtığım bir kategoriye yazacağım gene bu yazımı. Çünkü ne zamandır yazmak istediğim bir konuydu. Bu olay da yazmama vesile oldu.

Biraz önce Küçük ve Orta Ölçekli Sanayi Geliştirme ve Destekleme İdaresi Başkanlığı' nı aradım. Sanayi ve Ticaret Bakanlığı' nın bir alt birimi olan KOSGEB' i aradığımda beni karşılayan PBX kullanılarak hazırlanmış mesajın giriş cümlesi aynen şöyle:

"KOSGEB Başkanlığı'na hoşgeldiniz."

Bir bakanlığa yakışmadı bence bu. Zaten KOSGEB kısaltması içindeki son harf "başkanlık" ibaresini ifade ediyor. Şöyle olmuş oluyor:

"Küçük ve Orta Ölçekli Sanayi Geliştirme ve Destekleme İdaresi Başkanlığı Başkanlığı'na hoşgeldiniz."

Doğrusu şöyle olmalıydı:

"KOSGEB' e hoşgeldiniz."

Bu konuya değinmişken kısaltmalardan sonra gelen eklerin nasıl yazılması gerektiğinden bahsedeyim. Bunda da çok yanlış yapıyoruz. Örneğin:

"Bugün TBMM' ne gideceğim."

Bu yanlış. Kısaltmalara gelen ekler daima o kısaltmaya uyumlu olması lâzım. Yani kısaltmanın açılımını düşünmeye gerek yok. Doğrusu şöyle olmalıydı:

"Bugün TBMM' ye gideceğim."

PBX Ne Demektir?  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:

Kişisel blogumda da yazdığım üzere benim staj olarak algıladığım bir işe başladım. Çok da mutluyum. Sürekli telefon ve bilgisayar başındayım.

Yukarıdaki paragrafı asıl konuya giriş için kullandım. Sürekli sağa sola telefon ediyorum ya bâzı numaraların sonunda (pbx) yazıyor. Ya ne demek bu diye araştırdım ve sizlere de yazmak istedim. Böylece yeni bir kategori daha çıkmış oldu ortaya. Adı da "kısaltmalar" olsun.

PBX, Private Branch Exchange'in kısaltması. Türkçe'ye çevirince hiç anlaşılmaz. Hani büyük şirketleri arayınca önceden kaydedilmiş bir mesajla karşılaşırız. İşte bu bir PBX teknolojisidir. Bu sayede şirketler tek bir telefona bile sahip olsalar aynı anda birden fazla görüşme yapılabilir. PBX olmasa böyle bir şey mümkün değildir.

Yeni kategorimiz hayırlı olsun. Bu arada kişisel blogumda da bahsettim burada da sevincimi paylaşayım. PCNet tarafından haftanın sitesi seçilmiş Kelimelerin Soyağacı. Çok teşekkür ederim PCNet...

Kös Dinlemiş Deyimi  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:

Rivayete göre vaktiyle Osmanlı ordusunda yıllarca kös taşıyarak ihtiyarlamış bir deve emekliye sevkedilmiş. Gördüğü hizmetin karşılığı olarak boynuna bir tekaütlük beraatı asılmış ve istediği bağ - bahçeye girip otlamasına izin verildiği, buna mâni olanların cezalandırılacağı ilân edilmiş.

Fermanlı deve, özgürlüğün bütün nimetlerinden alabildiğince yararlanıp giderken bir gün fakir bir adamın bostanına girip önüne gelen ne varsa silip süpürmeye başlamış. Bostan sahibi yüreği yanarak manzarayı bir müddet seyretmişse - Yahu komşu! Boşuna emek çekme. O deve yıllarca kös dinlemiş; senin teneke sesine aldırmaz bile!de dayanamayıp deveyi kovmaya yeltenmiş. Ancak bunu kimseye belli etmemesi gerektiğinden eline bir teneke alıp küçük bir çubuk ile yavaş yavaş vurmayı ve ufak yollu gürültü ile deveyi ürkütmeyi denemiş.

Bu ses deveye sinek vızıltısı gibi gelmiş olsa gerek ki oralı bile olmamış. Bostan sahibi biraz daha yaklaşmış, kulağının dibine varmış ama nafile! Bu sefer tenekeye bir perde daha yüksekten vurmayı denemiş. Deve hazretleri dönüp bakmıyor bile! Tempoyu arttırmış. Yine kâr etmiyor.

Bu arada yan tarlada çalışan komşusu gürültüyü duyup seslenmiş:

- Yahu komşu! Boşuna emek çekme. O deve yıllarca kös dinlemiş; senin teneke sesine aldırmaz bile!

İskender Pala / Âşina Güzeller' den...

Bu deyim başından pek çok şeyler geçmiş, nice zorlukları ve tehlikeleri atlatmış kişilerin vurdumduymazlıkları, kaygısız ve soğukkanlı davranışları üzerine kullanılır. Deyimde geçen "kös" bir davul çeşididir.

Ovacık Köyümün İsmi Nereden Gelmiş?  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:

Bu yazımda biraz önce aklıma gelen köyümü yazayım dedim. Ben Kütahya Tavşanlı İlçesi'nin Ovacık Köyü'nde doğdum. İşte bu yazımda "Ovacık" kelimesinin nereden geldiği hakkında olsun.

Ben yaşlılardan birine sormuştum bu konuyu. Bilmiyorum benle dalga mı geçti artık ama o yaşlı adamın dediğine göre bu köy ilk kurulduğunda isim verilmek üzere halk toplanmış. Köy yüksek bir düzlükte bulunduğu için birisi köyün adı "Ova" olsun demiş. Bir diğeri de oradan olmaz anlamında "cık" demiş. Böylece köyün adı "Ovacık" olmuş. Sanırım benle dalga geçmiş veya o zamanlar küçüktüm daha başından savmış da olabilir.

Ben şuan düşünüyorum da bu sonundaki "cık" eki küçültme eki olabilir. Küçük ve düzlük bir yerde kurulduğu için "küçük ova" anlamında "Ovacık" denmiş olabilir. En mantıklısı da bu galiba.

Alfa Romeo İsmi Nereden Geliyor?  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:

Biraz önce kategorilere bakarken Markalar kategorisine sadece bir yazı yazdığımı gördüm. Hemen bu konu hakkında yazayım dedim ve aklıma bir İtalyan markası olan Alfa Romeo geldi.

Ben Alfa' yı hani matematikte vardır ya "alfa-beta" dan birisi sanıyordum. Meğer öyle değilmiş. Alfa kelimesi "Anonima Lombarda Fabbricca di Automobili" nin baş harflerinden oluşuyormuş.

"Romeo" kelimesi ise üreticisi olan Nicola Romeo' nun soyadıymış. Kısa oldu ama gerekçemi aşağıdaki alâkasız nottan okuyabilirsiniz...

Konuyla alâkasız not: Bugün İtalyan Ticaret Merkezi'nde çalışmaya başladım ve siz blogdaşlarımın bloglarına bakmaya vaktim olmuyor. Kusura bakmayın artık. Bu konuyla ayrıntılı bilgiyi kişisel blogumda bulabilirsiniz. Lütfen iş ile ilgili yorumlarınızı orada yapın. Teşekkürler...

Yaşamını Yitirdi  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:

Zaman zaman alkışlarla kaldırılan cenâzelerimiz için radyolarımız, televizyonlarımız, gazetelerimiz "yaşamını yitirdi" ifâdesini kullanıyorlar. "Yaşamını yitirdi" ne kadar çirkin, ne kadar zavallı, ne kadar cin çarpmış bir sarsak cümle.

Dünkü zengin Türkçemizde, ölüm gerçeğini anlatan yüzden fazla ifâde vardı. İşte onlardan bâzıları. Bir kimse dünyâsını değiştirince ondan sâdece "öldü" veya "yaşamını yitirdi" diye bahsedilmiyordu. Şu güzel, şu zarif, şu ince, şu pırıl pırıl kelimeler, deyimler kullanılıyordu. Meselâ şöyle deniliyordu:

Can kuşunu uçurdu.
Cennete kavuştu.
Cennetlik oldu.
Canını kurban etti.
Dünyâsını değiştirdi.
Dâr-ı Bekâ'ya irtihâl etti.
Ecel şerbetini içti.
Ebediyete göçtü.
Gerçek hayata uyandı.
Hakk'a yürüdü.
Hakk'a kavuştu.
Kalıbını dinlendirdi.
Kulağının dibi sarardı.
Kuş gibi uçtu gitti.
Merhum oldu.
Mevlâsına kavuştu.
O dünyâya gitti.
Ömrünü size bağışladı.
Ölüm kapısını dövdü.
Ömür defteri kapandı.
Rahmet-i Rahmân' a kavuştu.
Rahata erdi.
Ruhunu teslim etti.
Şehit düştü.
Sizlere ömür.
Topraktan geldi toprağa gitti.
Ukbâya irtihâl eyledi.
Yatağından kalkamadı.
Yensiz gömlek giydi.
Vefât etti.
Azrail sînesine kondu.
Bir varmış bir yokmuş oldu.
Gor'a gitti.

Ve daha niceleri, ve daha niceleri... Bir de istenmeyen, sevilmeyen kimselerin ölümlerini anlatan deyimler, kelimeler var ki onları burada saymak istemiyorum.
Geberdi.
Zıbardı.
Nalları dikti.
Gorbegor oldu.
Tahtalıköye gitti... gibi ifâdeler. Şu dünkü Türkçemizin zenginliğine, dünkü insanımızın inceliğine dikkat buyurun. Bir de bugünkü basitliği, çirkinliği, kuruluğu, yavanlığı düşünün.

- Ne olmuş, ne olmuş?
- Yaşamını yitirmiş.
- Haydi oradan zavallı adam! Yiten-biten bir şey yok. Yitirilmek, bitirilmek istenen Türkçemizin zenginliği ve güzelliğidir.

Yavuz Bülent Bâkiler / Sözün Doğrusu' ndan...

Yasa ve Kanun Kelimeleri  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi: ,

Dün Profesör Roberto ile dersimiz vardı. Ders esnâsında bana araştırmam için bir konu verdi. Perşembe günü sınıfta da anlatacağım buraya yazdıklarımı.

Konu "anayasa" kelimesinden çıktı. Buradaki "yasa" mı "yasamak"tan yoksa "yasamak" mı "yasa"dan türemiştir? Bunlardan biri de değilse bu kelimelerin kökeni. Bu bir. İkinci olarak "yasak" kelimesinin "yasa" ile bir alâkasının olup olmadığı? Üçüncü olarak ise "yasa" ile aynı anlama gelen "kanun" kelimesinin kökeni.

Öncelikle "yasa" kelimesini ele alıyorum. "Yasa" kelimesi 8. yüzyıldan itibaren "yaymak" anlamındaki "yasmak" kelimesinden türemiş. O devirlerde "yasa" yerine "yasak, yasag" da deniliyormuş. Böylece ikinci sorunun da cevabını vermiş oldum.

"Yasamak" ifadesi ise 1930 lı yıllardan sonra harf devrimiyle beraber kullanılmaya başlanmış. Bu kelimeden daha önce dilimize geçmiş olan "yasa" kelimesinden türemiş.

"Kanun" kelimesi ise Eski Yunanca' daki "kanôn" kelimesinden türemiş. Yunanca' dan Fransızca' ya oradan da bizim dilimize geçmiş. Özellikle kilise yasaları için kullanılan bir ifadeymiş.

Müceddid-i Elf-i Sâni  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:

Biraz önce blogumun kategorilerine şöyle bir baktım da "Evliya İsimleri" kategorisine ne zamandır yazmamışım. Sabah da aklıma geldi İmâm-ı Rabbânî Hazretleri' ni yazayım dedim. Bildiğiniz üzere İmâm-ı Rabbâni Hazretleri en büyük Allah dostlarından. Mektubât adlı eseri mevcut. İşte mâneviyat dünyâmızın önderlerinden olan bu velinin sıfatlarından birisi de "Müceddid-i Elf-i Sâni"dir. Peki ne demek bu? Bunu anlamak için bütün bu kelimeleri ayrı ayrı inceleyelim.

"Müceddid" kelimesi "yenileyeci" demektir. Dinî terim mânâsı ise "dini yenileyen" demektir. Köken olarak Arapça'daki "cedede" mastarından türemiştir. "Cedede" "yenilemek" fiilinden ism-i fâil (özne) olarak "müceddid" gelir.

"Elf-i Sâni" ise bileşik bir isimdir. "Elf" kelimesi Arapça "bin (1000)" sayısıdır. "Sâni" ise bir sıra sayı sıfatıdır ki "ikinci" demektir.

Buradan da anlaşılacağı üzere "Müceddid-i Elf-i Sâni" demek, "İkinci Bin Yılın Yenileyecisi" demektir.

Dilek Kelimesinin Kökeni  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi: ,

Yeşilçam üzerine harika bir blog yazan blogdaşlarımdan Çilek, "dilek" kelimesini araştırmamı istemişti. Araştırdım ve pek bir mutlu oldum. Az sayıdaki özü Türkçe olan kelimelerimizden bu kelime de.

"Dilek" kelimesi 8. yüzyıldan sonra görülmüş Türkçe bir kelime. O zamanlardaki kullanımı "tilek" şeklindeymiş. Günümüzde "dilek" şeklinde kullanıyoruz. Bu kelimenin kökü bildiğiniz üzere "dile-" mastarı. Aynı şekilde o zamanlarda da "tile-" mastarından türetilmiş bir isim olarak kullanılmış.

Anlamı hakkında zaten bir şey söylememe gerek yok. Hepinizin bildiği üzere "istek, temennî" gibi anlamlar ifade eden bir kelime. Bir bayan ismi olarak da kullanılıyor.

Fazla uzun bir yazı olmadı ama yazacak da pek bir şey yoktu zaten. Hepinize iyi pazarlar olsun. :) (Bu arada esnaf arasında kullanılan "pazar ola!" deyimi gibi oldu bu. En yakın zamanda "pazar ola" deyimini de yazarım)

Ateş Pahası Deyimi  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:

Vaktiyle Osmanlı hükümdarlarından biri maiyetiyle avlanmaya çıkmış. Bir ceylanın peşinden koşarken, vakit bir hayli ilerlemiş ve gün batmaya yüz tutmuş. Bu sırada gök kararmış, ortalığı şiddetli bir rüzgâr ve ardından da savruntulu bir yağmur bastırmış. Hünkâr ve adamları, en yakın kulübeye kendilerini zor atmışlar.
- Ağa, demiş, ateş iyiydi, şimdi pahasını verin!
Meğer sığındıkları kulübe odunculuk yapan bir garibe aitmiş. Adamcık onları içeri almış. Sultan her ne kadar adamı tedirgin etmemek için kim olduklarını söylememiş ise de oduncu durumu kavramış ve ocağa büyük odunlar atıp kulübeyi iyice ısıtmış. Dışarıda hem ıslanıp hem üşüyen padişah ve adamları bu durumdan pek memnun kalmışlar ve geceyi orada rahatça geçirmişler. Hatta bir ara hünkâr:

- Doğrusu şu ateş bin altın eder, diye söylenmiş.

Ertesi gün yola çıkacakları vakit, padişah oduncuya sormuş:

- Efendi, bizi ihya ettin, harlı ateşin sayesinde geceyi pek rahat geçirdik. Söyle bakalım borcumuz ne kadar?

Oduncu, fırsatı değerlendirmenin zamanıdır deyip rayici yüksek tutmuş:

- Bin altın beyzadem!

Vekilharç hemen atılmış:

- Ne masraf ettin ki bin altın istersin bre densiz?

- Sabaha kadar ateşi aynı kıvamda tuttum. Böyle dağ başında bu ateş az bulunur.

- Ama ateş bu denli pahalı mıdır?

O sırada padişah vekilharcına dönüp:

- Ağa, demiş, ateş iyiydi, şimdi pahasını verin!

Oduncunun bu tavrı halk arasında şüyû bulunca, değerinin üstünde fiyat biçilen şeyler hakkında "ateş pahası" denilmeye başlanmış ve giderek deyimleşmiş. Umulana göre çok pahalı bulunan fiyatlar hakkında bugün dahi "ateş pahası" denir.

İskender Pala / İki Dirhem Bir Çekirdek' ten...

Kocaeli'nde Mi Kocaeli'de Mi?  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:

Hep siz bana mı soru soracaksınız? Az da ben size sorayım. Sizce hangisi doğru "Kocaeli'de" mi yoksa "Kocaeli'nde" mi?

Geçenlerde Kocaeli ilimizde yangın çıkmıştı. (Allâh kimseye yaşatmasın bir daha.) Kimi haber kanallarında "Kocaeli'nde" kimi haber kanallarında ise "Kocaeli'de" diye geçti bu kelime. Aynı şekilde diğer ekleri de düşünmemiz lâzım bence.

İsmin diğer hâlleriyle kullanınca sorun olmuyor. Yâni "Kocaeli'ye" "Kocaeli'den" diyoruz.

Hadi bakalım sizce hangisi doğru? Bana hiç bakmayın ben de bilmiyorum. Tartışarak bir noktaya varalım birlikte...

Deyen - Diyen, Yeyip - Yiyen  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:

Blogunu yeni takip etmeye başladığım Beyn.org' un sahibi sevgili Barış geçenlerde bana mail yoluyla zor bir soru sormuştu. Sorusunu aynen aşağıya geçirip cevaplamaya çalışayım.

Barış' ın sorusu:

"Şimdi "yemek" eylemini şöyle bir cümlede kullanayım: "Akşam yemeğini yiyip hemen dışarı çıktım." burada eylemi doğru mu çektim şimdi ben? Mantığıma göre "Akşam yemeğini yeyip dışarı çıktım." diye yazmam gerekiyor ama bu tür bir kullanımı ne bir yerde gördüm, ne de günlük hayatta "yeyip" diyorum/diyoruz. Bu işin aslı astarı, çözümü nedir?"

Benim cevabım:

"Demek" ve "yemek" fiillerinin sonuna "-en" ve "-ip" eklerini getirdiğimizde "yeyen", "deyen" ve "yeyip", "deyip" şeklinde çekmemiz lâzım. Bu kelimelerdeki "y" harfleri kaynaştırma harfidir. İstanbul ağzında "y" kaynaştırma harfinden önce gelen ünlü harfler darlaşarak fiilin sonundaki "e" harfini "i" harfine dönüştürür. İşte bu yüzden biz de "diyen" "yiyip" diye telaffuz ediyoruz. Artık o kadar çok yaygınlaşmış ki yazım diline bile geçmiş. Tıpkı "affedersiniz" kelimesi gibi.

Sevgili Barış, bu işin aslı astarını yukarıda anlattığım gibi "i" şeklindeki kullanımı konuşma dilinde ama o kadar çok yaygınlaşmış ki yazım diline bile geçmiş. Yani artık bir kural hâline gelmiş. Örneğin; "deye" demiyoruz da "diye" diyoruz. Umarım anlatabilmişimdir.

Densiz Kelimesinin Kökeni  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:

Yeni blogdaşlarımdan Ayçobanı (rumuzu ilginç geldiyse blogundaki ilk yazıyı okuyabilirsiniz) benden "densiz" kelimesinin kökenini araştırmamı istemişti. Araştırdım ve yazacağım. Zor bir kelime değildi. Ben farklı bir köken bekliyordum aslında ama bildiğimiz bir kelimeden türemiş yani. Neyse aşağıya yazınca göreceksiniz ne demek istediğimi.

"Densiz" kelimesi has Türkçe bir kelime. 18. yüzyıla kadar "dengsiz" şeklinde kullanılıyormuş ve daha sonra şimdiki hâline gelmiş. Kökeni de zaten "denge, tartı" anlamına gelen "deng" kelimesi.

"Densiz" kelimesi "ölçüsüz, saygısız" gibi anlamlar ifade ediyor.

Kısa bir yazı oldu ama yazacak başka bir şey de yok zaten. Daha fazla bir şeyler okumak istiyorsanız yukarıdaki Kişisel Blogum yazan yere tıklayarak yeni açtığım bloga beklerim. :)

Geçtiğimiz Ay...  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:

... Bütün radyo ve televizyon programlarında ve bazı köşe yazarlarımızın yazılarında çok sık geçen bir büyük yanlışlık daha var. Dikkat buyuranlar görmüşlerdir, duymuşlardır. Artık şöyle başlayan cümlelerle karşılaşıyoruz: "Geçtiğimiz ay, geçtiğimiz bayram, geçtiğimiz yıl, geçtiğimiz tatil, geçtiğimiz bahar vs..."

Bu ifadeler yanlıştır. Çünkü geçen biz değiliz; geçen, geçip giden zamandır. Bu bakımdan, "geçen ay, geçen bayram, geçen yıl, geçen tatil, geçen bahar" demek lâzım.

Bir köprü üzerinden geçtiğimizde, bir köyden, bir şehirden geçtiğimizde, "geçtiğimiz şehir, geçtiğimiz köprü, geçtiğimiz köy" diyebiliriz. Öyle dememiz doğru olur.

Güzel Türkçemizden vazgeçenler var. Türkçe elimizden, dilimizden geçip gitmeden bizim yeni baştan büyük bir aşkla ona sarılmamız lâzım.

Yavuz Bülen Bâkiler' in Sözün Doğrusu adlı kitabından kısaltılarak alınmıştır.

Hakkari İlimizin İsminin Kökeni  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:

81 il 81 hikâye projemizde sıra geldi Hakkâri' ye. Doğu illerimize hiç gitmedim ama içimde büyük bir istek var. İnşallah gidip gezeriz birgün.

Hakkâri isminin menşei hakkında 3 ayrı rivâyetle karşılaştım. 3 ayrı rivâyeti de aşağıya yazayım en iyisi ben.

İlk rivâyete göre Hakkâri ismi, Sami dil ailesinden biri olan Aramice' den dilimize geçmiştir. ("Aram" kelimesi Suriye' nin eski adıdır bu dil de orada konuşulan bir dilmiş.) Anlamı "çiftçiler" olan "Akkare" kelimesinden dilimize geçmiştir.

İkinci bir rivâyete göre ise Hakkâri kelimesi Kürtçe' den dilimize geçmiştir. Bu rivâyete göre kelimenin özü "Kar-in" olup "Her" önekini almıştır. Kürtçe' de "Kar-in", "-ebilmek" manasına gelip, insanın güç yetirebilme durumunu anlatır. Dolayısıyla "Hakkâri" kelimesi "hep güçlü, hep edebilen" anlamı vardır.

Bulabildiğim son rivâyete göre ise "Hakkâri" kelimesi, Van Gölü' nün güneyinde yaşayan Hakkar aşiretinden gelmiştir. Bu rivâyete göre "Hakkâri", "Hakkarlar Diyarı" demektir.

Halhal Kelimesi Hakkında  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:

Çizgileri kendine has olan, devamlı bulut ve kedi resmi çizen blogdaşlarımdan Kabak Meltemi de "halhal" kelimesini yazmamı istemişti. Ben de araştırdım ve buldum bir şeyler. Uzun bir yazı olmayacak çünkü Arapça'dan direk dilimize geçmiş bir kelime.

"Halhal" kelimesi Arapça'da da aynı şekilde okunuyor. Arapça bilenler zaten bilir, "hı-lam-hı-lam" harflerinden oluşan bir kelime. Anlamı da aynı şekilde "ayak bileziği."

Yazımız oldukça kısa oldu görüyorsunuz. En iyisi Barış Manço'nun şarkısını da koyalım da uzasın biraz. :) Zaten Kabak Meltemi de bu soruyu Barış Manço'nun o şarkısı aklına geldiği için sormuştu. Buyrun o şarkının sözleri:

Halhal, halhal, halhal, halhal, halhal
Akşam olup gün batınca dağlara hüzün çökünce
Lale sümbül boynun eğip kurt kuzuya kem bakınca
Köye döner nazo gelin yavru ceylan gibi kaçar
Seke seke çaydan geçer nazo gelin ayağına takar halhal

Bir bakışı canlar yakar gülüşüne cihan değer
Nazo gelin ayağına takar halhal
Ayağında gümüş halhal ince nakış gümüş halhal
Yavru ceylan gibi kaçar seke seke çaydan geçer
Nazo gelin ayağına takar halhal

Bir bakışı canlar yakar gülüşüne cihan değer
Nazo gelin ayağına takar halhal
Halhal, halhal, halhal, halhal, halhal

Yedi köyün yiğitleri ağaları ve beyleri
Boş yere durmuş beklerler yaralıdır yürekleri
Gitti gelmez nazo gelin yavru ceylan gibi kaçar
Seke seke çaydan geçer nazo gelin ayağına takar halhal

Bir bakışı canlar yakar gülüşüne cihan değer
Nazo gelin ayağına takar halhal
Ayağında gümüş halhal ince nakış gümüş halhal
Yavru ceylan gibi kaçar seke seke çaydan geçer
Nazo gelin ayağına takar halhal

Afedersin mi Affedersin mi?  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:

Vefalı blogdaşlarımdan 3K, bana aylar önce bir soru yöneltmişti. Ben de en kısa sırada yazacağımı belirttim ama fırsatım olmadığı için yazamadım. Aslında unuttum da denebilir. Neyse "Geç olsun da güç olmasın" derler ya bu da o hesap işte. 3K' nın sorusu "Affedersin mi yoksa afedersin mi olacak?" şeklindeydi.

Ben bu kelimeyi araştırdım ama TDK dâhil somut bir delil bulamadım. Benim naçiz fikrimce, bu kelime konuşma dilinde "afedersin" olarak; yazma dilinde ise "affedersin" olarak kullanılmalı. Tıpkı "anneciğim" kelimesini konuşma dilinde "annecim" olarak kullandığımız gibi. Çünkü ortada belirli bir kural var. Bu kuralın adı: Ses Türemesi.

Ses türemesi kuralına göre bazı kelimeler (af) yardımcı fiillerle (etmek) birleşirken kelimenin son harfi iki defa okunur. "Af + etmek" = "Affetmek" olur. "Hissetmek" kelimesi de bu kurala başka bir örnek olabilir.

Yazımın özeti şudur ki:

Afedersin! (Konuşma dilinde) (Tabii ki illâ böyle kullanılacak diye bir şey yok. Sen "affedersin" dedin de biz "hayır" mı dedik?)

Affedersin! (Yazma dilinde)

Sarı Çizmeli Mehmet Ağa  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:

Önce, Barış Manço'ya rahmetle şu mısraları okuyalım:

Yaz dostum! Yoksul görsen besle kaymak bal ile
Yaz dostum! Garipleri giydir ipek şal ile
Yaz dostum! Öksüz görsen sar kanadın, kolunu
Yaz dostum! Kimse göçmez bu dünyadan mal ile

Yaz tahtaya bir daha
Tut defteri kitabı
Sarı Çizmeli Mehmet Ağa
Bir gün öder hesabı

Evet! Hesabı ödemeyen Sarı Çizmeli'nin hikâyesi şöyle:

Sarı çizmenin moda olduğu bir zamanda, İzmir eşrafından birisi, uşağını çağırıp tembihlemiş:

- Bak a efendi! Aydın'dan Mehmet Ağa isminde birisi gelecek. Harman zamanında sarı çizme alması için on dört akçe vermiştim. Borcunun vadesi geldi, bugün defterden borcunu sildim. Şimdi faytona bin, doğru istasyona! Uzun boylu, orta yaşlı, efe bıyıklı biridir, hemen tanırsın.

Uşak istasyona varmış. Tren boşalmaya başlamış. Bir müddet, tarife uygun adam aramışsa da nafile. Bari çizmesinden tanıyayım diye bu sefer ayakları izlemeye başlamış. Ne var ki sarı çizmelerden giyen giyene. Nihayet çaresizlik içinde en benzettiği kişiye seslenmiş:

- Mehmet Ağa! Bizim bey seni konakta bekliyor.

Tesadüf bu ya, sarı çizmeli adamın adı Mehmet olup Aydın'da kendisini ağa diye çağırırlarmış. Beraberce konağa varmışlar. Bey bakmış ki gelen sarı çizmeli ile onun borçlusu Mehmet Ağa arasında bir benzerlik yok. Elindeki defterin alacak hanesine bir yandan Mehmet Ağa'nın adını yeniden yazarken, diğer yandan uşağı paylamaya başlamış.

Nihayet uşak:

- Bey, demiş, burası koca bir şehir, sarı çizmeli de çoktu; Mehmet Ağa da. Seninkini yaz deftere bir daha!

Bu hikâye halk arasında yayıldıktan sonra, kim olduğu, ne olduğu belli olmayan birisinden bahsedilirken "Sarı çizmeli Mehmet Ağa" deyimi kullanılmaya başlanmıştır.

Cemaziyelevvel ve Cemaziyelâhir Kelimeleri  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:

Zaman zaman duymuş, yahut okumuşsunuzdur. Eğer birisinin geçmişiyle ilgili olumsuzluklardan bahsediliyorsa, "Biz onun cemaziyelevvelini biliriz!" denir.

Cemaziyelevvel, hicrî takvimdeki ayların beşincisinin ismidir. Bunu takip eden aya da cemaziyelâhir adı verilmiştir. Kelimelerin aslı Arapça "Cumâdu'l-ûla" ve "Cumâdu'l-âhire"dir. Arabistan'da takvimin yürürlüğe girdiği zamanlarda iki ay boyunca yağmursuzluktan kaynaklar kurumuş. Buna bakılarak da bu aylara cumâdu'l-ûla (ilk kuraklık) ve cumâdu'l-âhire (son kuraklık) adları konulmuş.

Cemaziyelevvel ve âhiri halkın üç aylar olarak bildiği Receb, Şaban, Ramazan aylarını takip eder. Bunun için eski haminneler bu iki aya "büyük tövbe, küçük tövbe" adını koymuşlarmış.

Umut ve Ümit Kelimeleri  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:

Yeni blogdaşlarımdan Dide, bana oldukça zor bir ödev verdi. Zordan kastım etimolojik olarak değil, anlamsal olarak. Verdiği kelimeler "umut" ve "ümit" kelimeleri. Aralarında etimolojik olarak fark olmamakla birlikte kimilerine göre aralarında anlamsal farklar var. Bence bu kavram kişiden kişiye değişir. Kimine göre "umut" "ümit"ten daha kapsamlı bir duygudur. Kimine göre ise "ümit etmek" "ummak"tan daha çok anlam ifade eder. Neyse ben etimolojik olarak inceleyeyim de anlam katmak size kalsın.

"Umut" ve "ümit" kelimeleri her ikisi de dilimize Farsça'dan geçmişlerdir. Aslında "umut" kelimesi için iki ihtimâl var. Birisi "ummak" fiil masdarından gelip tamamen Türkçe olduğu; diğeri ise Farsça "umed" kelimesinin sonundaki "d" sesinin "t"ye dönüşerek dilimize geçtiği. Baktığım kaynaklardan bazıları bu ihtimâllerden birini, bazıları da ikisini birden vermiş.

"Ümit" kelimesi de aynı şekilde Farsça'daki "umed" kelimesinden dilimize geçmiş. Orta Farsça'da ise bu kelime "ummed" diye telaffuz ediliyormuş. Bazı dilbilimcilere göre "ümit" kelimesi, Türkçe olan "umut" kelimesinden türetilmiştir dese de bu görüş, dayanaktan yoksundur.

Umutlarınızın hiç tükenmemesi dileğiyle...

Geri İade Etmek  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:

Geçenlerde bir bakanımız, bütün basın mensuplarının ve milletimizin huzurunda, televizyon haberlerinde şöyle diyordu:

"Biz, o kanun tasarısını komisyona geri iade edeceğiz."

Yanlış. "Geri iade edeceğiz" denmez, çünkü iade etmek zaten geri vermek demektir. Sayın bakan Türkçe'yi doğru konuşsaydı şöyle diyecekti:

"O kanun tasarısını komisyona geri göndereceğiz."

veya

"O kanun tasarısını komisyona iade edeceğiz."

Bu iki cümle, Türkçe bakımından doğrudur. Ama "O kanun tasarısını komisyona geri iade edeceğiz" demek yanlıştır. Bu "geri iade etmek", "mesela örneğin" demek gibi, "şartsız koşulsuz" demek gibi veya "Bu işin sebeplerinin nedenleri nedir?" demek gibi yanlış, gülünç ve çarpık bir ifâde.

Enkaz Kelimesinin Kullanımı ve Kökeni  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:

Bu sıralar yazmam gereken bir sürü kelime var. Bazı blogdaşlar baskı yapıyor. Haklılar da. İlk önce onlar verdiler ama hâlâ onların verdikleri kelimeleri yazamadım. Bundan sonra o kelimelere ağırlık vereceğim.

İşte bu blogdaşlarımdan birisi ve en genci olan Zamansız, benden "enkaz" kelimesini yazmamı istemişti. Ben de "memnuniyetle" demiş ve araştırmaya koyulmuştum. Zaten fazla kafa karıştıracak bir durum da yok zaten. O yüzden kısa bir yazı olacak.

Biliyorsunuz "enkaz" kelimesinin anlamı "yıkıntı, çöküntü" demek. Ancak dilimize geçtiği dil olan Arapça'daki anlamı bu kelimelerin çoğul hâli. Yani "yıkıntılar, döküntüler" anlamında. O yüzden "enkazlar" diye bir kullanım yanlış olur. O zaman "yıkıntılarlar" diye bir kelime ortaya çıkar. Arapça bilgisi olan demek istediğimi daha iyi anlayacaktır. "Enkaz" kelimesi Arapça'da cemî bir isimdir. Yani "çokluk" için kullanılır. İşte bu kelimenin Arapçası, Arabî harfler olan "elif-nun-gaf-zı" harflerinden oluşmaktadır.

Allah kimseyi enkaz altında bırakmasın...

Kalpazan Kelimesi  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:

Artık arkadaşlarım da böyle bir blog yazdığımı öğrenmeye başladılar. Fazla kimseye söylemedim zaten. Sadece yurttakilere söylesem günde 100 ayrı kişi girer. Neyse, öğrenen arkadaşlarımdan biri olan aynı zamanda hemşehrim olan Salih de bana "kalpazan" kelimesinin kökenini sordu. Ben de en kısa zamanda yazacağımı buradan takip etmesini istedim.

Biliyorsunuz "kalpazan" kelimesi "sahte para basan" anlamına gelmektedir. Dilimize Farsça "kalbzan" kelimesinden geçmiştir. Anlamı ise bizdeki gibidir, aynıdır. Farsça olan bu kelime aslında Arapça ve Farsça olan iki kelimenin birleşmesinden oluşmuştur. Arapça'da "bozuk" anlamına gelen "kalb" kelimesi ile Farsça "darp etmek, vurmak" anlamına gelen "zan" kelimesinden oluşmuştur.

Umarım faydalı olmuştur hemşehrim Salih. Sayende biz de bir şeyler öğrenmiş olduk.

Clicky Web Analytics