Yeni blogdaşlarımdan Bendeniz bir önceki yazıma bıraktığı yorumunda "karantina" kelimesini incelememi istemişti. Ne zamandır blogdaşlarımın verdiği kelimeleri yazmadığımı fark ettim. Bir sürü birikmiş kelime var araştırmam gereken. Neyse diğerlerine de yazarım artık yakında.
"Karantina" kelimesi dilimize Venedikçe'den girmiş. Bildiğiniz gibi Venedik bir İtalya kenti. Venedikçesi "cuarantina" olan kelime, İtalyanca'da ise "quarantina". Biliyorsunuz Venedik bir liman kenti. İşte bu "karantina" kelimesinin onların dilindeki anlam biraz daha farklı. Venedikçe'de anlamı: "Venedik'e gemiyle gelen yolculara uygulanan kırk günlük karaya çıkma yasağı" olarak geçiyor sözlüklerde. Ancak biz bu kelimeyi daha geniş alanda kullanmışız.
Ek bilgi olması için şunu da belirteyim. Yasağın 40 gün olmasının nedeni de bu kelimenin kökeni olan "cuaranta" kelimesinin Venedikçe'de "kırk" anlamına gelmesidir. Aynı kelimenin İtalyancası ise "quaranta"dır.
İtalyan Dili okuyan biri olarak bunu bilmiyordum ve Bendeniz sayesinde öğrendim ben de. Teşekkürler Bendeniz.
Bloguma Google'da çeşitli kelimelerin soyağacını arattırarak gelen ziyaretçiler var. Ne yazık ki yorum yapmadan gidiyorlar. Zaten bloglara blog sahiplerinden başka yorum yapan yok. Oysaki gelseler bir teşekkür mesajı yazsalar, istedikleri bilgiye ulaşamadıkları zaman da araştırmamızı isteseler ne güzel olur. Neyse işte bir arkadaşımız da "bakkal" kelimesini aratarak bloguma gelmiş. Ben de araştırdım ve yazıyorum.
"Bakkal" kelimesi de Arapça'daki "be-kaf(şeddeli)-lam" harflerinden oluşan aynı şekilde okunan kelimeden dilimize girmiş. Anlamı ise "sebze satan kimse, manav" imiş. Zaten Arapça'da "bakl" yani "be-kaf-lam"dan oluşan kelime "sebze" demekmiş. Bizim dilimize de bir sebzenin adı olarak geçmiş zaten. "Bakla" kelimesini de böylece aradan çıkarmış olduk.
Arapça'daki anlamı dediğim gibi daha çok "manav" imiş. Ama Türkçe'de ise "sebze dahil çeşitli gıda ürünleri satan kişi" ye denir. Burada bir noktaya değinmek istiyorum. "Bakkal" şahıs için kullanılır. Mekan için ise "bakkaliye" kelimesi kullanılır. Bunu bazen yanlış kullanabiliyoruz. Dikkat etmek lazım.
"Hak edilenden daha çok alınan pay" için kullanılan bu deyimin hikâyesi de oldukça ilginç. Bütün batı dillerine giren "aslan payı" deyimi, Ezop hikâyelerine kadar uzanır.
Bir aslan, bir tilki ve bir eşek, beraberce bir av partisi düzenler; heyecanlı bir kovalamacadan sonra büyük bir geyik öldürülür. Hepsi, bilhassa aslan, çok açtır. Aslan, "Buraya gel eşek kardeş!" diye kükrer. "Ganimeti böl, yoksa açlıktan ölmek üzereyim."
Eşek, geyiği üç eşit parçaya bölmek üzereyken, aslan kükreyerek üzerine saldırır ve bir pençe darbesiyle eşeğin işini bitirir. Daha sonra tilkiye döner ve "Bakalım sen bu geyiği iki parçaya nasıl böleceksin?" der.
Zavallı eşeğin leşine bir göz atan tilki, ormanlar kralına "aslan payı"nı ayırır ve kendisi için ise küçücük bir parça alır.
Aslan, bu bölüştürmeyi beğenmişçesine başını sallar ve tilkiye sorar: "Çok hakça bir bölüştürme. Sana bunu kim öğretti?"
Tilki cevap verir: "Eğer benim bir derse ihtiyacım varsa, eşek kardeşin leşine bakmak yeterlidir."
Amiral Kelimesinin Hikâyesi
Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi: Fransizcadan Gecen Kelimeler
Hepinizin de bildiği üzere Peygamberimiz öldükten sonra yerine halife olarak Hz. Ebû Bekr'i bıraktı. Hz. Ebû Bekr'den sonra Hz. Ömer onun yerine geçti ve kendisini "İnananların Kumandanı" yâni "Amir-el mü'minin" ilân etti. Sonraları bu kumandan yâni "amir (emir)" ünvanı herkes tarafından kullanılmaya başlandı. Maliye Bakanı'na "amir-el ahgal" dendi, daha sonra ortaya "amir-el alam" yâni "sancakların kumandanı" ve "amir-al haj" yâni "hac kumandanı" gibi ünvanlar çıktı.
Çağın Hristiyan yazarları da bu "amir-al" kelimesinin tek bir kelime olduğunu yani "amiral" olduğunu sandılar. Daha sonra İngiliz yazarlar indinde "am"la başlayan bu kelime, "adm" ile başlayan Lâtince kelimenin ecnebiler tarafından garip bir şekilde hecelenmesi idi. Ama ortada büyük bir gariplik var. Tamam her ne kadar şuandaki anlamı "deniz generali" de olsa kökenine baktığınızda garipliği göreceksiniz. Mesela "Amiral Hilmi" dediğimizde kelimenin köken anlamına göre incelersek "Hilmi'nin Kumandanı (Emiri)" anlamı çıkıyor. Oysaki kumandan olan normalde Hilmi zaten.
Bu kelime dilimize Fransızca'dan geçmiş. Yani Arapça'dan Latince'ye, Latince'den Fransızca'ya, Fransızca'dan da bize geçmiş. Türk donanmasında 1934 yılında kullanılmaya başlanmış.
Nüvit Özdoğru, Türkçemiz adlı kitabında gazetelerdeki, dergilerdeki ve kitaplardaki bazı Türkçe yanlışlarının, ifade düşüklüklerinin bir listesini parantezler içinde belirttiği kendi mizâhi yorumlarıyla vermişti. Onlardan bazılarını aşağıya alıyorum:
"Çok düşünceli adam!" (Tasalı mı, nazik mi?)
"Ben de Japonya'ya gitmeden evvel kimono denen nesnenin bir sabahlık olduğunu bilirdim." ("Bilirdim" mi, "sanardım" mı?)
"Bazı öğretmenlere ders verilmemesinin sebebi nedir?" (Bu öğretmenlerin öğretmenlik etmelerine mi izin verilmiyor, yoksa ders almalarına mı?)
"Genç kız düşünüyordu: "Belki de kaybettiği köpek, şimdi son yıllarını yaşamakta olan annesinin yanı başında melûl melûl pinekliyor." (Köpek, kendi annesinin mi, yoksa kızın annesinin mi yanında?)
"O sizinle eğlenir." (Alay mı eder, hoşça vakit mi geçirir?)
"Şimdiki kanunla muhalefet cephesi zor kurulur." (Kurulur da zor mu kurulur, yoksa cümlede kinâye mi var?)
"Her şeye müsaade eder, yalnız sokağa çıkmasına müsaade etmezdi." (Tek başına mı, sâdece mi?)
"Bu nere elması?" (Amasya mı, Kongo mu?)
"Deliler gibi yazı bekliyoruz." (Okumak zihni açar.)
"Gelecek için hazırlık yapın!" (Çok oturmasa bari.)
"O memleketin ne olduğunu katiller tanıttı." (Cinayetler mi, câniler mi?)
"Alt geçidi yıkıyorlar." (Yıkıyorlar mı, suluyorlar mı?)
"Bu temenni, bütün Türk milletinin hislerinin aksidir." (Yankısı mı, karşıtı mı?)
"Pazara gidiyorum." (Pazar günü mü gidiyor, yoksa alış-veriş etmeye mi?)
"Yüzme en iyi denizde öğrenilir." (En iyi denizimiz hangisi?)
Ne yazsam diye düşünüyordum aklıma "kelime" kelimesi geldi. Zaten dün de bir yerde öğrenmiştim etimolojisini yazayım dedim.
"Kelime" dilimize Arapça'dan geçmiştir. Arapçası'da aynıdır. Arapça'daki "kef-lam-mim" harflerinden müteşekkildir. Ancak bunun bir de sözlük anlamı var. Bizim bildiğimiz terim anlamı. Sözlük anlamı ise "atmak" tır. Dil bilimciler bir araya gelmişler ve "ağızdan atılan, çıkan seslere" "kelime" diyelim demişler. Böylece "kelime" de dil biliminin bir terimi olmuş.
Biraz karışık bir anlatım oldu ama idare edin artık. Anlamıdığınız yer varsa tekrar açıklarım. Kısacası "kelime"nin iki anlamı vardır. Sözlük anlamı "atmak", terim anlamı ise "ağızdan atılan sözcükler" için kullanılmaktadır.
81 il 81 hikâye projemize hız verelim artık. Yoksa biz 81 ili yazamadan il sayısı yükselecek. Sırada Gümüşhane ilimiz var. Gümüşhane'nin isminin kökeni hakkında pek fazla bir bilgi bulamadım. Bulduklarımı da sizinle paylaşıyorum şimdi.
Roma ve Bizans döneminde Gümüşhane'nin ismi "gümüş" ve "kent" anlamlarına gelen "argyro" ve "polis" kelimelerinin birleşmesiyle ortaya çıkan "Argyropolis"miş. Yani "Gümüşkent"miş. Bundan sonra bilinen ismi ise "Canca"ymış. Gümüşhane ismi ise Kanûnî Sultan Süleyman tarafından verilmiş. Olay ise şöyle gelişmiş:
Kanûnî Sultan Süleyman, İran seferinden dönerken Harşit Çayı'nda mola vermiş. Bölgede gümüş madeninin olduğunu öğrenince "Buraya Gümüşhane denilsin" demiş ve kendi adına gümüşten paralar bastırmış burada. O günden beri de Gümüşhane olarak kullanılagelmiş.
Biraz hikâyeye dayanıyor ama başka da bir bilgi elime ulaşmadı. Zaten Bizans döneminde de böyle bir isim kullanılması mantıklı kılıyor durumu.
Trabzon'un eski milletvekillerinden Zeki Yağmurdereli'den dinlemiştim. Bana demişti ki:
"Bir gün merhum Tevfik İleri'nin makamına gitmiştim. Tevfik İleri, o zaman Millî Eğitim Bakanı idi. Bir ara içeriye bir okul müdürü girdi. Bir tâyin işi için bakana gelmişti. Baktım konuşurken, bakana karşı ikide bir: "Siz de bana arz etmiştiniz!" veya "Sizin de arz ettiğiniz gibi" diye konuşuyor. Tevfik İleri okul müdürüne sordu:
"Benim size ne yaptığım gibi? Ne yaptığım gibi?"
Okul müdürü cevap verdi:
"Efendim sizin bana geçen ay arz ettiğiniz gibi"
Tevfik İleri merhum doğruldu ve okul müdürüne parmağıyla kapıyı gösterdi:
"Lütfen çıkın dışarı" dedi. "Siz nasıl okul müdürü oldunuz? Siz daha doğru dürüst Türkçe konuşmasını bilmiyorsunuz. Ben kendim için değil, Türkçe'nin hassasiyeti için konuşuyorum. Bir bakan bir okul müdürüne arz etmez, ricâ eder! Sizi dinleyemem. Siz gidin önce Türkçe konuşmasını öğrenin bana öyle gelin. Haydi bakalım!" dedi.
Adamı kibarca huzurundan kovdu. Bir makam veya bir kimse, bir meselesini bir dilekçesini, kendisinden önde olan, büyük olan bir makama, bir kimseye arz eder. Bir makam veya bir kimse de kendi altındaki kimseye bir işin yapılması için ricâda bulunur. Makamlar eşit ise arz ve ricâ ifadesi kullanılır. Her şeyin bir usûlü, bir yolu yordamı vardır. Bunlar görünüşte çok basit, ama çok basit konular. İki kere ikinin dört ettiğini bilmek kadar basit konular. Ama dünyada iki kere ikinin dört ettiğini bilmeyen milyonlarca insan var.
Bugün bildiğiniz üzere Nevruz Bayramı. Ben de fırsattan istifade "Nevruz" isminin anlamını ve etimolojisini yazayım dedim. Kaynak olarak da Vikipedi'deyi kullandım.
Nevruz kelimesi Farsça bir kelime. Kelimenin aslı da Eski Farsça'dan gelmektedir. Eski Farsça'da "nava" kelimesi "yeni", "rezanh" kelimesi de "gün, gün ışığı" anlamlarına gelmektedir. Günümüzde kullanılan Farsça'da da hâlâ aynı anlamda kullanılmaktadır. "Nev" kelimesi "yeni", "ruz" kelimesi de "gün" anlamına gelmektedir. Yani "nevruz"un anlamı "yeni gün"dür.
Niçin "yeni gün" anlamında olduğunu da belirteyim ve yazıyı sonlandırayım. Oniki Hayvanlı Takvim'e ve Celali Takvim'e göre 21 Mart gün yılın ilk günü kabul edilmiştir. Yani onlara göre yılbaşıdır. Bu yüzden "yeni gün" anlamına gelen "nevruz" ismi verilmiştir.
Umarım faydalı olabilmişimdir. Eksiklerim elbette var. Ben bir etimolog değilim. Sadece hobi için böyle bir blogum var. Anlayışla karşılamanız ümidiyle.
O kadar nezle, boğaz ağrısı, öksürük üzerine bir de sinüzit çıktı karşıma. Sinüziti herkes bilir. Başını öne eğemezsin. Sanki yüzün aşağıya düşecek gibi olur. Çok fena ağrı yapar. Öksürdükçe başının her bir tarafından baskı uygulanıyor gibi olur. Sanırım bugün de okula gidemeyeceğim. Neyse ben sinüzit kelimesinin kökenine geçeyim.
"Sinüzit" kelimesi tıbbî bir terim bildiğiniz üzere. Latince "sinus"ten türemiştir. "Sinus" kelimesinin anlamı ise "bir organ yüzeyindeki boşluk, çökme"dir. Başka bir sözlüğe göre fazladan şu anlamı da var: "Burun içi kıvrımı." (Matematikteki anlamına hiç girmiyorum.)
İşte bu "sinus"ten türeyen "sinüzit" kelimesinin Latincesi ise "sinusitis"dir. Yukarıda da bahsettiğim gibi bu, tıbbî bir terimdir. Tıbbî terimlerde bir kelimenin sonuna "it" veya "itis" takısı gelmesi, kelimeye ait enfeksiyon / iltihap anlamını vermektedir. Yani "sinüzit" kelimesinin sözlük anlamı "sinüs iltihabı"dır.
Çok fena acı çekiyorum. Dua edin de bir an evvel iyileşeyim artık...
Eski tiryakiler, Ramazan Ayı'nda afyonu macun hâline getirir ve mercimek büyüklüğünde toplar yapıp her sahurda iki üç tane yutarlarmış. Ancak her bir macunu sırasıyla bir, iki, üç kat kâğıtlara da sarmayı ihmâl etmezlermiş. Böylece kâğıt, mide öz suyunda eriyince macun midede dağılır ve birkaç saatliğine keyif devam edermiş. Tabiî iki kat kâğıda sarılan macun, birkaç saat sonra, üç kat kâğıda sarılı olan macun da onu takiben kana karışınca tiryaki iftara kadar rahat etmiş oluverir. Ancak bu planın yolunda gitmediği, afyonun kâğıdının zor parelendiği yahut kana karışması geciktiği durumlarda tiryaki krizlere girer ve dış dünyadan âdeta kopar. Afyonu patlayıp kana karışasıya kadar farklı tepkiler verir.
Konuşulan veya yapılan şeye uygun karşılık verilmeyen, anlama ve algılamada geciken durumlarda "Daha afyonu patlamadı galiba!" gibi cümleler söylenmesi bundandır.
İtalyanca'daki Toponomastica Kelimesi
Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi: yabanci kelimeler
Gene İtalyanca bir kelime ile karşınızdayım. Gene dediğime bakmayın toplamda üçüncü İtalyanca kelimedir belki de. Biz burada sadece Türkçe kelimeler istiyoruz da diyebilirsiniz. Ama ben yabancı kelimeleri de yazmak istiyorum. Zaten bunu da araştırmamı Profesör Roberto istedi. Neyse daha fazla uzatmadan ben kelimeye geçeyim.
"Toponomastica" kelimesinin Türkçe anlamı "yer adları bilimi." Yani "toponomastica" bir bilim dalı. İtalyanca'ya ise Yunanca'dan girmiş. Yunanca'da "topos" İtalyanca "luogo" demek. Yani "yer" demek. Gene aynı şekilde Yunanca'da "onoma" İtalyanca "nome" demek, Türkçesi ise anlaşıldığı üzere "isim, ad" demek.
İtalyanca'daki çoğu kelime zaten ya Latince'den ya da Yunanca'dan geçmiştir. Yani bizim Türkçemiz gibi diğer dillerden çok etkilenmiştir. Latince'yi seçmeli ders olarak alacaktık ama korktuk çünkü geçen çok az oluyormuş. Neyse umarım yadırgamazsınız İtalyanca veya başka bir dildeki kelimelere de değinmemi.
Başlığı görünce hemen "Aaa! Onu bilmeyecek ne var. Tabiki imparator; a ile" dediğinizi duyar gibiyim. Ancak bence (Orijinal fikir Hüseyin hocamıza ait) "imperator" olması lâzım. Bunu daha iyi anlamak için köklerine inmek lâzım.
Ben ilk önce şu anda kullandığımız hâlini irdeleyeyim. "İmparator" kelimesi Latince'deki "imparare" "öğrenmek" fiilinden türemiştir. Dolayısıyla anlamı da "öğretici, öğretmen" dir.
Latince'de benzer bir fiil vardır ki bu da "imperare" dir. Dikkat ettiyseniz birisinde "e" ile, diğerinde ise "a" ile. Bu "imperare" fiili ise "buyurmak, komuta etmek" gibi mânâlara gelir. Dolayısıyla bundan türeyen "imperator" kelimesi de "buyurucu, komutan, amir" anlamlarını içerir.
Zaten bizden başka herkes "imperator" olarak kullanmış. İlk kullanan da Roma'nın askerî hâkimi olan Augustus'dur. Zaten biz bu kelimeyi Avusturya hükümdarlarının ünvânı olarak kullanmışız 17. yüzyılda.
Uzun lafın kısası "imparator" kelimesi yanlış. Umarım nedenini de anlatabilmişimdir. Hasta hasta ancak bu kadar yazabiliyorum.
Türkçe’yi bu kadar berbat ve hoyrat kullanmaya hangimizin hakkı var?
Nedir bu özenti, kime bu yaranma duygusu?
Kendi dilimizi rezilce kullanırken, bir taraftan da yabancılaşma özlemi ve yarışı içinde olmanın anlamı ne?
200 kelimeyle yazıp konuşan bir insan, ne anlama geldiğini dahi bilmediği yabancı kelimelerle cümlelerini “Sözde” süslemeye çalışıyor.
Gazete ve televizyonlar, beyinlerimizi uyuşturan köşe ve programlarla dolu.
Bir çoğunda Türkçe’nin “T” si yok.
Soru eklerinin dahi nasıl yazıldığının bilinmemesini okuyor, görüyoruz.
Birkaç kötü örnek:
İnsan “tane” ile belirtiliyor;
-...giden insanların 3 tanesi geri geldi.
Doğrusu “kişi” Yani;
-...gidenlerden 3 kişi geri geldi.
-Orada bir sürü insan vardı.
İnsana “tane” dediğimiz yetmiyormuş gibi, bir de “sürü” diyoruz.
Doğrusu;
-Orada birçok insan vardı.
-...4. kattan aşağı atlayarak kendini intihar etti.
Kısacık cümlede iki yanlış var.
-Başkasının yerine intihar edilir mi?
-4. kattan yukarı atlanır mı?
“ÖSS sınavı” diyoruz.
“ÖSS” kısaltmasının içinde zaten “sınav” var.
-...sele kapılan 5 hayvan öldü.
Doğrusu;
-...sele kapılan 5 hayvan telef oldu.
Televizyonlarda;
-Yayınımız RTÜK tarafından 1 gün süre ile geçici olarak durduruldu.
“1 gün” geçici süre değil midir?
Doğrusu;
-Yayınımız RTÜK tarafından 1 gün durduruldu.
-...beğenmediğim için geri iade ettim.
Doğrusu;
...beğenmediğim için iade ettim.
Birkaç kelime de yazım hatası ile ilgili olsun:
müteahhit, mütayit veya mütahit değil.
grup-gurup, ayrı anlamlı iki kelime.
alüminyum, aleminyum veya aliminyum değil.
şoför, şöför değil.
doküman, döküman değil.
Makine, makina değil
meyve, meyva değil
Fotoğrafa resim
“Resim”e de, fotoğraf diyoruz.
mademki, sanki, belki, oysaki, çünkü
Bu kelimelerde ' ki ' eki ayrılmaz.
Bitişik yazılır, unutuyoruz.
Bir de acayip bir yazılım;
“Devlet Üretme Çiftliği”
Nedir, ne değildir?
Neyi nasıl üretilir?
Çoğumuz bilmiyoruz.
Hatalarımız böyle uzayıp gider.
Biz de kendimizi Türkçe konuşuyor, Türkçe yazıyor zannederiz.
81 il 81 hikâye projemizde 28 plaka numaralı Giresun'a geldi sıra. Fındığıyla meşhur olan bu inci kentimizin isminin kökeni "kerasus"tan gelmektedir. Bu "kerasus" kelimesi hakkında iki ayrı rivâyet vardır:
Birinci rivâyete göre bu isim, "Kerasus"ta bol miktarda yetişen kirazdan gelmiştir.
İkinci rivâyete göre ise ki bence doğru olan bu. Sizlerin de bildiği üzere Giresun şehrimiz denize doğru uzanan bir yarımadanın üzerine kurulmuştur. Bu yarımadanın şekli de boynuza benzemektedir. İşte bu sebepten Yunanca'da boynuz anlamına gelen "kerastan"dan türemiştir.
Daha sonra bu güzel Karadeniz şehrimiz Türk egemenliğine girmiş ve bugünkü ismiyle anıla gelmiştir.
Bugün biraz hastayım. Boğazım ağrıyor. Yutkundukça ve öksürdükçe daralıyor sanki boğazım. Daralma sonucu da büyük bir sızı beliriyor. Dualarınızı bekliyorum artık. Ben de bu vesileyle "hasta" sözcüğünün nereden geldiğini yazayım bari.
"Hasta" kelimesi dilimize Farsça'dan geçmiştir. Farsça "xasta" kelimesinden dilimize geçmiş. Sanırım telaffuzları aynı. Çünkü araştırdığım yazılı kaynaklarda hep "xasta" biçiminde yazıldığı için, Farsça da bilmediğim için telaffuzunu da bilmiyorum.
Yazım çok kısa oldu farkındayım ama anlayışınıza sığınıyorum. Mâlum yukarıda da bahsettim biraz hastacayım. Fazla sürmez umarım.
Türkçe'yi Bilmeyen Üniversiteliler
Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi: Makaleler, turkce yanlislari
"... bir müddet sonra Türkçemize bir hekim gözüyle bakılırsa, bütün kelime ve cümlelerin sanatoryumlar kapısında nöbet bekleyen veremlilere döndüğünü göreceğiz. Raporlarda anadili diye bahsedilen dili, yâni Türkçe konuşmayı ve bu konuştuklarını gramerli bir tertip, nizam ve insicam için değil fakat ağızdan çıktığı gibi yazmayı her genç becerebilir; o halde onlar Türkçe biliyorlar, fakat Türkçe'yi bilmiyorlar demektir. Meselâ, bir talebe vazifesinden şöyle bir cümle okuyalım: "Hava karardınan yağmur yağmıya başladı."
İşte bir İstanbullunun ağzından çıkan cümleler budur. Halbuki Türkçe'de "karardınan" diye gramere uygun bir kelime şekli olmadığı gibi, başlayan şey de "yağmak" fiilidir; "yağma" isim değildir. (Hattâ bu isim "yağmaya" değil, "yağmıya" yazılacak kadar büyük bir lâubaliliğe de uğramıştır.)
Dedim ya hani Roberto hocamız sınıfta Kelimelerin Soyağacı'ndan bahsedince sınıftaki arkadaşlar da çeşitli kelimeler sormaya başladılar bana. Bunlardan bir tanesi de "şık" kelimesi. Kelimeyi soran da sınıfımızın iyilerinden, hatta en iyisi olan, aynı zamanda benim de kankam olan Ebru. Buradan sevgilerimi yolluyorum.
"İyi giyimli" ve "becerikli, hünerli" olmak üzere iki anlama gelen "şık" kelimesi de dilimize Fransızca'dan geçmiştir. Fransızcası "chic" olan kelimeyi daha çok birinci anlamı olan "iyi giyimli" mânasında kullanırız. Açıkçası araştırmadan önce "hünerli" anlamında kullanıldığını bilmiyordum. Ben de yeni öğrenmiş oldum.
Kankam, umarım faydalı olmuştur.
Efendi Kelimesinin Soyağacı
Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi: Yunancadan Gecen Kelimeler
Bugün Roberto hocamızın dersi vardı. Dersimizin ilk konusu tahmin edeceğiniz üzere blog konusuydu. Nasıl bulduğunu anlattı işte. Takdir de etti beni. Daha sonra da yanında getirdiği Sevin Nişanyan'ın Sözlerin Soyağacı isimli etimolojik sözlükten "efendi" kelimesini sınıfa okuttu. "Efendi" kelimesine girmeden önce Roberto hocamızın dikkatini çeken bir şeyi buraya yazmak isterim:
Sevin Nişanyan, isminden de anlaşılacağı üzere bir Ermeni. Yazdığı kitap ise Türkçe'nin etimolojisi hakkında. Düşünebiliyor musunuz bir Ermeni, Türkçe'deki kelimelerin kökeni hakkında en kapsamlı kitaplardan birini, belki de en kapsamlısını kaleme almış. Gerçekten bu, biz Türkler için utanılacak bir şey. Yanılıyorsam, eğer etimoloji alanında bildiğiniz ansiklopediler, kitaplar varsa öneriniz bana.
Neyse ben "efendi" kelimesine geçeyim. Biliyorsunuz bu "efendi" kelimesini saygı için kullanırız. Dilimize ise Yunanca'dan geçmiş bir kelime. Eski Yunanca'da "authéntô" kelimesi "sorumluluk ve yetki sahibi olmak" anlamına geliyordu. İşte bu fiilden türeyen "authêntês" kelimesi ise Eski Yunanca'da "reşit ve mümeyyiz kişi" anlamına geliyordu. Daha sonra gene aynı kelime yani "authéntês" kelimesi Orta Yunanca'da "bey, sahip" anlamlarında kullanılmaya başlandı. Dilimize de işte "bey, sahip" anlamında saygı ifade eden "efendi" şeklinde geçmiştir.
Marmara'da yaşayanlar hissetmiştir dün akşam deprem oldu. Saat 20:55 civârında meydana gelen 4.8 şiddetindeki deprem umarım öncü bir deprem dalgası değildir. Ayrıca büyük Allâh dostlarının da dediği üzere deprem anında tekbir getirelim.
Neyse ben konuma geçeyim. Yani "deprem" kelimesinin nereden türediğini yazayım. Deprem kelimesi tamamen Türkçe bir kelime olup "yerinden oynamak, kımıldamak, hareket etmek" mânalarına gelen "depremek" fiilinden türemiştir.
Hâlâ "depremek" fiili kullanılıyor mu bilmiyorum eğer bilen varsa bizimle paylaşırsa sevinirim. Bugünlerde bolca duâ etmek lâzım. Beni de duâlarınızda unutmayın.
Dilimizde, hak etmediği halde bir makamın yetkilerini kullanarak üst perdeden konuşan, yahut önemsiz bir başarısı üzerine "bir yumurta bir bir gıdgıdak" ortalığı velveleye verenler hakkında söylenen bir deyim vardır: Anır eşeğim anır, adın deftere geçti. Deyimin ilginç bir hikâyesi var:
"Tarihimizdeki ilk istatistik Tanzimat yıllarında yapılmış. Ancak o yıllarda, sayımın ve sayılmanın faydasını anlamayan insanlara istatiği izah etmek çok zor olduğundan, yetkililer düşünüp taşınmışlar ve yumuşak geçiş için öncelikle köylerde bir hayvan sayımı yapmayı uygun bulmuşlar.
Köylünün biri, sayım bittikten, memurlar gittikten sonra ahırdaki eşeğinin durmadan anırdığını görmüş. Adam sabahtan beri bir işe yaramayan yalnızca semiren eşeğine bakmış bakmış ve sayım sebebiyle yapamadığı işlerinin, boşa geçen gününün acısıyla çıkışmış:
- Anır eşeğim anır... Adın deftere geçti!
Yazıma başlamadan belirteyim tekrar, bilmeyenler için, ben İstanbul Üniversitesi İtalyan Dili ve Edebiyatı 2. sınıf öğrencisiyim. Bu yazımda da sınıfımızın "prenses"i Ezgi'nin takma ismi olan "Beatrice"yi yazacağım. Kendisi araştırmamı istemişti benden.
Öncelikle sınıftaki takma isim olayını aydınlatayım. Belki ismini duymuşsunuzdur Raffi Demiryan hocamız var bizim. Kendisi sınıftaki herkese İtalyanca bir isim verdi geçen sene başında ve derslerde hep o isimlerle seslenir bizlere. Diğer hocalar normal isimlerimizi bile ezberleyemezken Raffi hocamız hem kendi ismimizi hem de İtalyanca ismimizi bilir. İşte Ezgi arkadaşıma da Raffi hocamız "Beatrice" ismini vermişti. Benim ki de "Maldini."
Neyse araştırmamı istemesinin de nedeni var. İlk yazılarımda çok bahsetmiştim Roberto Bovo hocamızdan. Onun sayesinde bu blogu yazmaya başladım. İşte bu hocamız da Google'dan kendi ismini aratmış ve benim bloguma gelmiş. Yazdıklarımı ve böyle bir konuyla ilgilendiğimi öğrenince çok sevinmiş ve benim olmadığım ilk derste arkamdan güzel şeyler söylemiş. Derslerde üzdüğüm hocamı böyle sevindirmek hoşuma gitti.
İşte bu olaydan sonra sınıf da benim bu konuyla ilgilendiğimi öğrenmiş oldu ve herkes şunu da araştırıp yazsana diye isteklerde bulunmaya başladı. Ezgi arkadaşım da yukarıda da belirttiğim gibi "Beatrice"yi araştırmamı istedi.
Beatrice ismi İtalyanca'ya Latince'den geçmiş bir isim. Anlamı ise "mutluluk veren" demek. "Mutluluk" anlamındaki Latince "beatrus"tan İtalyanca "beato"; "mutluluk veren" anlamındaki Latince "beatrix"ten ise İtalyanca "beatrice" türemiştir.
Sanırım Raffi hocamız da bilerek bu ismi Ezgi'ye vermiş. Gerçekten insana "mutluluk veren" bir yapısı var. 
Unkapanı Köprüsü'nün Beyoğlu ucunda bulunan semtin adı olan "Azapkapı"nın, "ceza, acı çektirmek, eziyet vermek" mânalarında "azâp" ve "kapı" kelimelerinden oluştuğunu sanırız ki yanlıştır.
Lûgat mânası "delikanlı, evlenmemiş genç" olan azap, eski Bahriye teşkilâtımızda bir tür deniz erlerini tanımlamak için kullanılmıştır. Tersane ve denizci sınıfına ait tesisler orada bulunduğu için semte "Azapkapı" denilmiştir.
("Ceza, acı çektirmek, eziyet" mânasına gelen azâp kelimesindeki "a" biraz uzun okunur.)
Büyük gazetelerimizden birinin , 3 Ağustos 1999 târihli sayısında yer alan müthiş bir dil fâciasına dikkatinizi çekmek istiyorum. Bu gazetemizin 19. sayfasında, güneş tutulmasıyla ilgili haber aynen şöyle:
"Herkes: Aman ne şahane olacak diye gaz veriyor. Kimse uyarmıyor. 11 Ağustos'ta bakışımız, milletçe bulanabilir..."
Ben, "gaz verme"nin argoda ne demek olduğunu bilmediğim için sözlüklere baktım, bulamadım. Ama böyle kelimelerin, artık büyük gazetelerimize bile ulaşmasından derin acı duydum.
Gazetemizin 19. sayfasında, tam bir Türkçe sefâleti, bıçkın bir külhanbeyi edâsıyla nâralar atıyor. İlk nâra şöyle:
"Çıplak bakmak yasak!"
Allah Allah! Nereye çıplak bakmak yasak? Okumaya devam edince anlıyoruz ki güneş tutulmasına çıplak bakmamız yasakmış. Demek güneş tutulmasına elbiselerimizi çıkarmadan, soyunmadan bakmalıymışız! İyi de bu yasağı koyan kim? Sonra, bu yasağı çiğnemenin cezası ne? Önce burada yasak kelimesi yanlış kullanılmış. Yasak yerine tehlikeli, zararlı, sakıncalı kelimelerinden birini koymak lâzım.
Bitti mi? Bitmedi. Bu başlığın altında müthiş bir yanlışlık daha var. Türkçeye bakın lütfen. Deniliyor ki:
"Güneş tutulmasını çıplak gözle izlemek kör olmaya neden açabilir."
Şimdi bu cümleye bir de, neden uydurukçasını çıkarıp atarak yerine sebep kelimesini koyarak okuyalım:
"Güneş tutulmasını çıplak gözle izlemek kör olmaya sebep açabilir."
Oldu mu şimdi? Türkçe'de kim, "sebep açabilir" diye konuşur ve yazar. Sebep açılmaz, sebep olunur. Sebep kelimesini kullanmak gericilik ise o zaman yol açabilir diyebiliriz. Bitti mi? Bitmedi. Güneş tutulması izlenmez; seyredilir. Güneş tutulmasına bakılır.
Bitmedi, "iptidâi yöntemler özellikle tehlikeli" deniliyor. Bu cümlede "özellikle" kelimesi fazladır. Özellikle yerine "çok" kelimesi kullanılmalıdır. Türkçe yanlışlıkları devam ediyor. Şu zavallı cümleye bakın:
"Uzmanlar, kör olduğunuzu fark edemezsiniz çünkü acımaz diyor."
Önce, bir insan kör olduğunu nasıl fark etmez. Olur mu hiç? Bu argo üstâdı "kör olduğunuzu" yerine "kör olacağınızı" diyemez. Çünkü Türkçemizi bilmiyor. Sonra ne demektir: "çünkü acımaz" cümlesi? Ne acımaz? Kim acımaz? Veya neremiz acımaz? Birazcık Türkçe bilen bir kimse bu cümleyi şöyle yazardı:
"Acı çekmeyeceğiniz için kör olacağınızı fark edemezsiniz veya anlayamazsınız"
10 satırlık bir güneş tutulması haberinde 8 Türkçe yanlışı yapan bu gazetemize "sabah şerifleriniz hayrolsun" demeliyiz.
81 il 81 hikâye projemizle pek fazla ilgilenemiyoruz. Bugün aklıma geldi hemen yazmak istedim. Biliyorsunuz 26 tane ili yazdık sırada 27 plâkalı Gaziantep var.
Gaziantep ismini incelerken öncelikle Antep kısmını incelememiz lâzım ki zaten Gazi'nin nereden geldiğini biliyoruz. Şehrin ismi eski kaynaklarda muhtelif şekillerde geçmektedir. Buyrun ben bütün eski isimlerini rivâyetleriyle beraber yazayım.
Ayıntab: 1. Burada hüküm süren Aynî adındaki bir hükümdardan almıştır bu ismi.
2. "Ayın"; pınar, kaynak anlamlarına, "tab" ise güzel anlamına gelmektedir. Yani "güzel su" demektir.
3. Gaziantepli tarihçi Bedrüddin Aynî'ye göre Antep'in eski adı "yüzük kalesi" anlamına gelen "Kala-i Füsus"tur. Buranın da kötü bir hakimi varmış. Bu adam bir sürü uygunsuz iş yapmış ve sonradan pişman olup tövbe etmiş. Halk da "Ayni tövbe etti" demeye başlamış ve şehrin ismi "Ayni tövbe"den "Aynitap" olmuş.
Hantab: "Han", hükümdar demek; "Tab" ise Eti dilinde arazi demektir. Yani "Hükümdarın arazisi" demektir.
Entap: "Tap", Geldani lisânında güzel demektir. Buna göre Entap, "en güzel" demektir.
Gördüğünüz üzere en fazla rivâyet Ayıntab üzerine zaten şuandaki isminden önce de "Ayıntab" kullanılıyormuş. Fransızlara karşı verdikleri amansız mücadele sonucu 6 Şubat 1921'de TBMM tarafından Gazi ünvânı verilmiş ve şehrin adı "Gaziayıntab" olmuştur. 1928 yılında ise şehrin ismi "Gaziantep" olarak değiştirilmiştir.
Öğretmenler Günü dolayısıyla, İstanbul'da vazîfeli bazı öğretmenlerimiz, Galatasaray Lisesi önünden Taksim Meydanı'na kadar yürüdüler. O yürüyüş esnâsında büyük pankartlar taşıdılar. 8-10 metre uzunluğundaki pankartlarda, Atatürk'ün bazı vecizeleri vardı. İkinci sıradaki pankartta şu vecîze dikkatimizi çekti:
"Milletleri kurtaranlar yanlız ve ancak öğretmenlerdir."
Bu vecîzedeki "yalnız" kelimesini, ilgililer, kocaman harflerle "yanlız" şeklinde yazmışlar. "Yalnız" kelimesinin "yanlız" diye yazılmasına da hiç kimse hoşgörüyle bakamaz. İşin hazin tarafı, o kocaman pankarttaki, o kocaman yanlışın diğer öğretmenlerimiz tarafından da fark edilmemesidir. Koskoca bir yanlış, hem de öğretmenlerimiz tarafından, Galatasaray Lisesi'nden Taksim Meydanı'na kadar nasıl taşınabilir?
Üniversite Kelimesi Hakkında
Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi: Fransizcadan Gecen Kelimeler
Üniversite kelimesi dilimize Fransızca'dan girmiştir. Fransızcası "université" olan kelimenin iki anlamı vardır. Ama günümüzde sadece bildiğimiz anlamı kullanılmaktadır. Zaten birnci anlamdan doğan ikinci anlam birinci anlamın yerini almıştır. Biraz karışık oldu ama alta anlamlarını yazınca anlayacaksınız.
İlk olarak "lonca, tüzel kişilik, birlik" anlamlarına gelmekteydi. Daha sonra da 13. yüzyılda Paris, Oxford ve Cambridge'de öğrenci ve öğretim üyelerinin haklarını korumak üzere kurulan loncalara verilen ada da "üniversite" denilmiş. Böylece de "üniversite" ismi sadece öğrenci ve öğretim üyelerinin loncasıyla sınırlanmış olmuş. Umarım yukarıda bahsettiğimi burada açıklayabilmişimdir.
Dilimize Fransızca'dan geçtiğini belirtmiştim yukarıda. Fransızca'ya da gene aynı anlama gelen Orta Latince'deki "universitas"tan geçmiş. Orta Latince'ye ise "tüm, genel" anlamlarına gelen "universus"tan geçmiştir.
Deyimler kategorisine uzun zamandır yazamıyordum. Bugün yazayım dedim. Her deyimin arkasında bir hikâye vardır diye düşünüyorum ben. İmkan el verdikçe deyimlerin hikâyelerini burada yazmaya çalışacağım.
Bu yazımda belki de ilk defa duyduğunuz bir deyimin hikâyesini anlatacağım. "Bir kimsenin bütün düşüncesi mânasız, saçma bir şey üzerinde olmak" anlamına gelen bu deyimin hikâyesi ise şöyle:
Üçüncü Osman (1754-57) ve Üçüncü Mustafa (1757-74) devirlerinin sadrâzamı Şair Koca Râgıp Paşa, bir gece, konağının kütüphanesinde devlet işleri üzerinde çalışırken, Arap dadı içeri girerek "Paşa Hazretleri!" demiş "biz yarın küçük hanımefendi ile Göksu'ya gezintiye gideceğiz. Bendeniz acaba pembe maşlâhı mı giysem yoksa filizîyi mi? Acaba bana hangisi daha çok yakışır?"
Râgıp Paşa lâ havle çekerek pembeleri tavsiye etmiş. Bunun üzerine Arap dadı kapıya doğru yürürken "öyle ise yarın sabah bir çift kırmızı pabuç isterim" demiş.
Arap dadı kapıyı çekip gidince Râgıp Paşa "Yârabbi! Şu Arabın aklını bir gecelik emanet ver de rahat bir uyku uyuyayım." demiş. "Benim derdim devleti ayakta tutmak, Arabın derdi ise kırmızı pabuç."
Bir misafirimiz "cebir" kelimesini aratarak ulaşmış bloguma. Biliyorsunuz ben de hemen yazıyorum böyle şeyleri. Sırada daha yazacak 20'den fazla kelime var. Umarım sıkılmazsınız.
Neyse "cebir" kelimesi deyince bizim aklımıza direk matematiğin bir dalı olan "cebir" gelir. Oysa "cebir" in bundan farklı anlamları da vardır. Öncelikle "cebir" kelimesi dilimize Arapça'dan geçmiştir. Arapça'daki cim, be ve ra harflerinden oluşmuş olan "birleştirdi" ve "güç kullandı" anlamlarına gelen "cebera" fiilinden türemiştir. Birden fazla anlamları vardır:
1. Kırık kemiği kaynaştırma
2. Sentez
3. Güç, zor, şiddet (Cebren ve hîle ile aziz vatanın... M. Kemal Atatürk)
Matematikteki anlamı "kırık kemiği bütünleme" anlamından türetilmiş olup 9. yy Arap matematikçisi İbn Musa el-Hwarizmī'nin Kitābu'l-cabr wa'l-muqābala adlı eserinden alınmıştır. Arapça kökün iki anlam grubu arasındaki ilişki açık değildir. Fransızca'daki algèbre, İngilizce'deki algebra (matematikte cebir) biçimleri Arapça'dan alınmıştır.
Ek bilgi olması için:
Cabbar, ceberrut, icbar, mecbur, mücbir kelimeleri de aynı kökenden gelmiştir.
En çok sevdiğim isimlerden birisidir Reyhan benim. Sanırım bir arkadaşımız da çok seviyor ki anlamını öğrenmek için Google'da aratmış. Ben de bir daha aratırlar belki diye buraya yazıyorum.
Reyhan ismi güzel kokulu bir bitki olan fesleğen bitkisinin diğer adıdır. Yani anlamı sözlüklerde fesleğen bitkisi olarak geçer. Sanırım Reyhanların güzelliği de buradan geliyor. Yaseminler gibi... Konuyla alâkasız ama kişinin ismi az çok o kişi hakkında bizlere bilgi verir. Ben böyle düşünüyorum.
Reyhan isminin dilimize girişine gelince, Reyhan ismi Arapça'daki "rayhan" kelimesinden dilimize geçmiştir. Oradaki anlamı da aynı şekilde "fesleğen bitkisidir."
Arkadaş Kelimesi Nereden Gelmiştir?
Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi: Has Turkce Kelimeler
Bloguma misafir olan bir arkadaş, arkadaş kelimesini sorgulatmış. Olmadığı için de dolayısıyla bulamamış. Ben de hemen yazayım dedim. Arkadaş kelimesi köken bakımından Türkçe bir kelime. İki rivâyet var. Birincisi 19. yüzyıla kadar kullanılan "ayakdaş" kelimesinin 19. yüzyıldan sonra "arkadaş" olarak değişmesi.
İkinci rivâyete göre ise eski Türkler savaş sırasında arkalarından gelebilecek her türlü saldırıdan kendilerini korumak için bir taşa arkalarını verirlermiş. Bunun ismi ise "arkataş" olarak benimsenmiş. Zamanla bu isim insanlar için de kullanılmaya başlanmış. Karşılıklı arka vermek anlamına gelen bir anlam kazanmış ve kara gününde yanında olanlar için, sana arka verenler, destek olanlar için de kullanılmaya başlanmış. Daha sonra da zamanla "arkadaş" hâline geldi.
İnternette arattığınızda daha çok ikinci rivâyeti bulursunuz. Ancak ben sadece internetle yetinmeyip kitaplardan da araştırdığım için birinci rivâyete de ulaştım ve yazayım dedim.
Çevre kelimesi en çok aratılan kelimelerden bir tanesi olarak gözüme çarptı. Belki de hep aynı kişi aratıyordu bilemiyorum. Daha fazla aratan arkadaşı merak içinde bırakmadan yazayım çevre kelimesini.
Çevre kelimesi tamamen Türkçe olan bir kelime. Böyle Türkçe kelimeleri görünce pek bi seviniyorum. Ayrıca yan taraftaki Türkçesi Varken eklentisi için de Wolkanca'ya teşekkürler.
İlk örnekleri 13. yüzyılda görülmeye başlanmıştır. 13. yüzyıldaki bu eserlerde "çövre", "çüvre" ve "çewreg" diye üç çeşit yazım şekli vardı. ("çewreg" doğru sanırım. Bütük kaynaklarda "w" ile geçiyor. Eskiden Türkçe'de "w" var mıydı onu araştırmam lâzım) O zamanki anlamı da bugünkü gibi "etraf, muhit ve civar" anlamlarına geliyordu. Bu da günümüze gelene kadar bugünkü "çevre" yazım şeklini almıştır.
Oldukça detaylı bir araştırma yaptım ancak ortaya bu kadar elde tutulan bir bilgi çıkarabildim. Umarım işinize yarar.
Son iki yazımda şahıs isimlerden bahsediyorum. Belki sıkılmışsınızdır ama bloguma gelip de boş gidenler olsun istemiyorum. Gene bir misafirimiz Fatih isminin etimolojisini ve anlamını sorgulatarak gelmiş de bloguma.
Fatih ismi dilimize Arapça'dan geçmiştir. "Feteha" fiili mazisinden "fatih" olarak isim gelir. "Feteha" "açtı, fethetti" anlamındadır. Dolayısıyla "Fatih" ismi de "fetheden, açan, açıcı" anlamlarına gelmektedir.
Bunu anlamamız zor değil. Ne de olsa İstanbul'umuzu fetheden 2. Mehmed'e fetihten sonra "fetheden" anlamına gelen "Fatih" ünvanı verilmiştir.
Kalplerin fatihi olmanız dileğiyle.
Kezban ismi ile alâkalı daha önce de şu yazımda tartışmıştık. Ancak buraya ayrı bir konu açmamın daha iyi olacağını düşündüm
Kezban ismi özellikle Anadolu'da çok yaygın kullanılan bir isim. Hatta benim en küçük halamın adı da Kezban. Bazı din âlimleri Kezban isminin çocuklara verilmesini tasvip etmezken, bazıları da herhangi bir beis yoktur diyor. Böyle bir ikilemin ortaya çıkmasındaki sebeb ise Kezban isminin kökeni hakkında iki ayrı rivayet olması.
Kezban isminin verilmesini hoş karşılamayanlara göre Kezban ismi Kur'ân-ı Kerîm'deki "tükezziban" dan gelmiştir. "Tükezziban", "yalanlayan" demektir. O yüzden bu isme pek de sıcak bakmamışlardır.
Kezban isminin çocuklara isim olarak verilmesinde herhangi bir sorun yoktur diyenlere göre ise Kezban ismi Farsça'da "ev hanımı" manasına gelen "kedban" dan dilimize geçmiştir. Bu yüzden de herhangi bir beis yoktur diyorlar.
Benim fikrimi sorarsanız tedbir alıp, hiç bu ismi vermemek. Ne demişler: "Kaç sevaptan, kurtul günahtan."

Bir önceki yazımda da dediğim üzere bloguma gelip de bulduğunu gidemeyen misafirlerimiz var. Bunlardan birise de başlıktan anlaşılacağı üzere Ankara'nın Kızılcahamam İlçesi'nin isminin nereden geldiğini aratarak blogumuza ulaşmış ancak istediği cevabı ne yazık ki bulamadı. O yüzden ben de başka merak eden olur diye yazıyorum buraya.
Kızılcahamam'ın tarihte bilinen en eski isimleri sırasıyla Yabanabad, Çorba ve Kızılcahamam'dır.
Kızılcahamam'a geçmeden önce Yabanabad isminin nereden geldiğini incelemekte fayda var. Yabanabad ismi "yaban" ve "abad" kelimelerinin birleşmesi ile oluşmuş bir bileşik isimdir. Manası ise "yabanı abad eden, bozkırı imar eden, bayındır hâle getiren" demektir. Gerçekten de Kızılcahamam halkının böyle olduğunu şu anki kazandıkları modern görünümden anlayabiliyoruz.
Kızılcahamam ismi 1915 yılından bu yana kullanılmaktadır. Bu ismin verilmesinin sebebi ise arazinin kahverengi, kurşûnî, kırmızımtırak, kızıl kaya ve toprakları ile ilçedeki şifalı kaplıcalardır.
Son Yazılar
- Nargile Kelimesinin Kökeni - 21.Tem.2008 - noreply@blogger.com (kabakmeltemi)
- Siyasilerin Dili - 19.Tem.2008 - noreply@blogger.com (Recep Hilmi Tufan)
- Türk Dili Hakkında Birkaç Düşünce - Lahmacun ve Sehpa Kelimeleri - 15.Tem.2008 - noreply@blogger.com (karazade)
- Çizmeyi Aşmak Deyiminin Hikayesi - 11.Tem.2008 - noreply@blogger.com (karazade)
- Kaya Apa'nın Köyü; Kayapa - 10.Tem.2008 - noreply@blogger.com (kalemkeş)
Yazarların Bloglarından
-
*Hava keskin bir kömür kokusuyla dolar,* *Kapanırdı daha gün batmadan kapılar.* *Bu, afyon ruhu gibi baygın mahalleden,* *Hayalimde tek çizgi bir sen kalmı...4 saat önce
-
-
Bu yazımı istemeden yazıyorum aslında. Neden derseniz ben zaten bu yazıyı daha önce telefonda yazmıştım ama iş yayınlamaya gelince telefonun interneti kesi...5 gün önce
-
TDK, Türkçe sözlükte yer verdiği 'derin devlet'i şöyle tanımladı: Devletin çıkarlarını gözetip kolladığı öne sürülen, göz önünde olmayan örtülü güç. 'Derin...4 hafta önce
-