Cami Kelimesinin Anlamı ve Kökeni  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:

Bloguma hangi kelimeleri arayarak geldiklerine bakarken blogumda mevcut olmayan bazı kelimelerle de bloguma geldiklerini görüyorum. Ben de o kelimeleri fırsat buldukça buraya yazmaya çalışıyorum ki misafire ayıp olmasın.

Bu kelimelerden birisi de "cami" kelimesi. Hepimizin de bildiği üzere "cami" Arapça bir kelime. Anlamı ise "toplayan, bir araya getiren" demek. Dinî bir terim olarak manası ise "namaz kılacak müslümanları bir araya getiren yer". "Cami" kelimesi Arapça'daki "cemea", "topladı, cem etti" fiili mazisinden (geçmiş zamandan) ismi fâil gelmektedir.

Yukarıdaki anlamı ilk aklımıza gelen anlamı. Bir diğer anlamı ise Allah'ımızın 99 isminden biri olan الجامع diye yazılan kelime anlamı ise istediğini istediği şekilde, istediği zaman, istediği yerde toplayan demektir.

Buradaki anlamı da gene "toplayan" manasınadır zaten. Ek bilgi olması açısından yazdım.

Arapça karakterlerle yazabilseydim daha da güzel olurdu ama.

Eskişehir İlimizin İsmi Nereden Gelmektedir?  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:


Blogdaşlarımdan kabak meltemi'nin hatırlatmasıyla ilk projem olan 81 il 81 Hikâye'ye Türkiye'nin ismiyle tezat bir ili olan Eskişehir'le devam etmek istiyorum.

Eskişehir ilimizin tarihteki ilk ismi Yunanca'da Dorylaion, Latince'de ise Dorylaeum'dur. Arap kaynaklarında ise bu isim Darauliya, Adruliya ve Drusilya diye geçiyor. Burası zamanında bir Frigya şehriymiş ve kurucusu da Eretrialı Doryleos imiş. Zaten Dorylaion da "Doryleos'un şehri" anlamına geliyor.

Dorylaion şehrinin bugünkü Şarhöyük'ün bulunduğu yerde olduğu çeşitli çalışmalar sonucu kabul görmüştür. 1176'da Selçukluların eline geçen şehir uzun bir süre terk edilmiştir ve harabeye dönmüştür. İşte bu harabeler sebebiyle buraya "Eskişehir" adı verildiği rivayet edilmektedir.

Diğer bir rivayete göre ise Osmanlı Devleti'nin ilk kuruluş yıllarında büyük değer ve öneme sahip olan bu şehre “Sultanönü” ismi verilmiştir. Bilâhare değerini kaybeden şehir, terk edilmiş görünümü almış ve eski şaşaalı günlerini özleyen halk bu şehre “Eskişehir” demeğe başlamıştır. Asıl ismi olan “Sultanönü” unutulmuştur.

Spor Yazarlarına Peyami Safa'dan...  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi: ,

"Olimpiyatlarda güreş haberlerini okurken, "elimine etti" "elimine edildi" gibi yabancı sözler millî dil şuuruma diken diken batıyor. Türkçe'de uygun karşılığı olmayan veya yaratılmayan bütün yabancı kelime ve terimleri benimsemeğe razıyım, çünkü buna mecburuz; fakat "eledi" veya "elendi" gibi pırlanta gibi Türkçeleri dururken, Fransızca kullanmak zevki, ileri derecede "kozmopolit" bir dil soysuzlaşmasının işaretidir. Ben de "kozmopolit" diyorum, çünkü bu kelimeyi lûgat mânasıyle Türkçeye çevirsem, bugünkü mânasından uzaklaşmış olurum. Her medenî dile giren bu kelimeyi kullanmak zorundayım.

Neden "sırtını yere getirmek" değil de "tuşa getirmek" anlayamıyorum. "Final" kelimesinin henüz tam Türkçesi yok, ama buna "sonul" demek ne yanlış ne çirkindir. Hele "dömi final", "kardöfinal" kelimeleri "yarı final", "çeyrek final" kelimeleriyle azaltmak mümkündür.

"İyi bir oyun çıkardı", "güzel bir güreş çıkardı" gibi bir de "çıkardı" münasebetsizliği var. Bu "çıkardı"yı kim "çıkardı?". "İyi bir oyun yaptı", "iyi bir oyun gösterdi", "iyi bir oyun yarattı" gibi Türkçe'de en az üç kelime ile ifade edebileceğimiz bir harekete "nereden çıktı?" "kim çıkardı?" gibi en çok defa menfî mânada kullandığımız bir kelimenin dadanması da dil zevkimi incitiyor."

Peyami Safa'nın 28 Temmuz 1952 tarihinde Ulus'taki köşe yazısı

Altından Çapanoğlu Çıkmak Deyimi  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:

Bir işte başa dert olacak bir durumla, bir mesele ile karşılaşmak anlamına gelen bu deyimimizin hikâyesi ise şöyle:

Yozgat şehrinin kurucusu Ahmet Paşa, 1764 yılında Sivas valisi iken, azledilir ve kısa bir müddet sonra da katledilir. Yerine büyük oğlu Mustafa Bey, ondan sonra da kardeşi Süleyman Bey geçer.

Süleyman Bey, Yozgat'ı bayındır hâle getirdiği gibi Amasya, Ankara, Elazığ, Kayseri, Maraş, Niğde ve Tarsus'u idaresi altına alır. Böylece, Orta Anadolu'nun büyük bir kısmına hükmeden Süleyman Bey, Çapanoğulları'nın şöhretini kısa zamanda her tarafa yayar. "Çapanoğlu" adı, yalnız halk arasında değil, devlet ricâli arasında da meşhur olur.

Söylentiye göre, devlet memurlarından biri, halktan bazı kimselerin aleyhine verilecek kararı sonuca bağlamak için kovuşturma yaparken Çapanoğulları'ndan birinin de adı olaya karışır. Çapanoğulları'nın halk üzerindeki nüfuzundan korkan bir diğer memur da, "Bu işi fazla kurcalama" der, "Altından Çapanoğlu çıkar."

Memur kovuşturmayı yarıda bırakır.

Türkçe Üzerine Birkaç Kelam  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:

Bir müddet sonra Türkçemize bir hekim gözüyle bakılırsa, bütün kelime ve cümlelerin sanatoryumlar kapısında nöbet bekleyen veremlilere döndüğünü göreceğiz.

Dr. Adnan Adıvar (1950)

"Türkleri seven" bir İngiliz profesörünün sözleri: "Bakıyorum, sevimli Türk çocukları, başka ülkelerde gördüğüm akranlarından daha zeki şeyler, ama merak ediyorum: sonra hangi metodları kullanıyorsunuz da bu zeki çocuklardan, şu farklı büyükleri yetiştiriyorsunuz."

Dr. Suha Özbaydar (1972)

Biz, az ve fena konuşan bir milletiz. Tam ve doğru cümlelerle konuşabilenlerimiz çok kıt.

Vedat Nedim Tör (1972)

Gün gelecek bir ilmî heyet 100, 50 hattâ 25 yıl önceki Türkçe'yi aramak için bir lisan arkeolojisi kazısına başlayacak. Ve onu bulmak için çok çalışacaktır.

Burhan Felek (1973)

Benim gibi, bunca yıldır ilkokuldan başlayıp, ortaokullarda, liselerde, Darülfünun'da gerçek hocalardan öğrenip geldiğimiz ve yıllar yılı yüksek okullarda, üniversitelerde öğretmeye çalıştığımız Türkçe'yi tanımaz, anlamaz hâle geldik.

Orhan Şaik Gökyay (1992)

Dem Kelimesi  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi: ,

Blogdaşım okyanustaki rüzgar dem kelimesinin anlamlarını yazıp herkesin öğrenmesini istedi ben de söz vermiştim. Ancak Afyonkarahisar'da olduğum için pek fazla vaktim olmadı nete girmek için ben de İstanbul'a gelir gelmez hemen yazıyorum işte.

Dem kelimesinin bildiğiniz gibi iki anlamı var. Birinci anlamı vakit. Vakit manasına gelen dem kelimesi dilimize Farsça'daki nefes, vakit ve zaman anlamlarına gelen dam kelimesinden geçmiş.

Diğer anlamı ise çayın kıvamı için kullandığımız bir terim. Bu da dilimize Arapça'daki dam kelimesinden geçmiş. Arapça'daki anlamı kan demekmiş. Sanırım "tavşan kanı" çay derken bunu kastediyorlar.

Okyanustaki rüzgar bu kelimeyi çok kullanıyor. Yorum olarak o daha da açıklar umarım. Benim adım Hıdır, elimden gelen budur. Kusura bakmayın artık...

Kot Kelimesinin Dilimize Girişi  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:


Bugün Afyon'daki son gecem. Yarın akşam Meram Ekspresi ile dönüyorum İstanbul'a. Pazartesiden itibaren gene daha fazla aktif olurum artık. Bugünkü yazımda en yakın blogdaşlarımdan 3k' nın verdiği bir kelimeyi yazacağım buraya. Aslında sırada Okyanustaki Rüzgar'ın verdiği bir kelime vardı ama henüz hazırlayamadığım için, bu yazı da hazır olduğu için önceliği bu kelimeye verdim.

Kelimemiz herkesin giymekten hoşlandığı, benim ise fazla tercih etmediğim İngilizcesi "denim" olan "kot" kelimesi. "Kot"un sözlükteki anlamı : "Giysi yapılan bir tür mavi, kaba pamuklu kumaş, blucin".

Kot sözcüğünün Türkçe'ye yerleşmesinin asıl nedeni, bu ismin Türkiye'de blucini (bluejeans) üreten ilk kişinin soyadından geliyor olmasıdır. Türkiye'deki ilk kot üretimini yapan, Muhteşem Kot, 1940 yılında Fransa'ya yaptığı bir gezide blucinle karşılaşır. Sağlamlığına ve dikim tarzına hayran kalan Muhteşem Kot, bu kumaşı Türkiye'de üretmeye karar verir.


Türkiye'ye döndüğünde bu kumaşı üretmeyi başarır ve 1960 yılına gelindiğinde günde 200 adet üretimi yakalamıştır. Bu kumaş o dönemde özellikle köylüler ve işçiler tarafından çok tutulur. 1960 yılında KOT adını markalaştırırlar.


Hepimizin anladığı üzere "kot" kelimesi dilimize bu kumaşı Türkiye'ye ilk defa getiren Muhteşem Bey'in soyadından geçmiş. Daha önce bilmiyordum. Ben de yeni öğrendim. Bunun için teşekkürler 3k.

Neden "Kayın" Kelimesini Kullanıyoruz?  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi: ,

Blogdaşlarımdan incelikler "kayın" kelimesine de bir göz atmamı istemişti. Bilmeden kullandığımız kelimelerden bir tanesi bu "kayın" kelimesi. Ben de bilmiyordum bu vesileyle öğrenmiş oldum. Kayın kelimesi hakkında iki ayrı fikir beyan ediliyor.

Birinci fikre göre, "kayın" kelimesi dilimize Moğolca'dan geçmiş. Moğolca'da "kadum" kelimesi "evlilik yolu ile olan akrabalık" anlamına gelmekteymiş. Türkçe'mize de buradan geçmiş. Yani biz "kayınbirader" dediğimiz zaman kan bağıyla olan biraderden ayırıyoruz.

Diğer bir fikre göre ise "kayın" kelimesi dilimize Arapça'daki "kaim" den geçmiştir. "Kaim" kelimesi "yerine geçen" anlamındadır. Yani biz "kayınpeder" dediğimizde "pederin yerine geçen" demiş oluyoruz.

Bana iki fikir de mantıklı geldi. Daha fazla da yazacak bir şey yok. Bir sonraki yazımda da "dem" kelimesini yazacağım.

Sağlıcakla kalın...

Eğlence Kelimesi  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:

Blogdaşlarımdan çilekli süt "eğlence" kelimesini ele almamı istemişti. Ben de en kısa sürede inceleyip yazarım diye söz vermiştim.

Eğlence kelimesini iyi anlayabilmek için öncelikle "eğlenmek" fiilini ele almak lazım. "Eğlenmek" fiili "oyalanmak, boşa vakit geçirmek" anlamlarına gelen tamamen Türkçe bir fiil. Hatta "oyala onu" anlamına gelen "eğle onu" diye bir tabir de var diye biliyorum.

Türkiye Türkçesine özgü olan fiilin, yine Türkçe olan "aylanmak" (dolanmak, boşa vakit geçirmek) ve "oyalanmak" fiilleriyle ilişkisi belirsizdir.

Buradan anlaşıldığına göre "eğlence" demek "oyalanmaca" demek. Kökeni ise tamemen Türkiye Türkçe'si.

Hezeyan  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:

Memlekette olduğum için pek fazla nete giremiyorum. Bazı blogdaşlar -sağolsunlar- merak edip sordular nedenini. Bugün de yazı yazamayacaktım normalde ama biraz önce yurdumuzun sanatçısı Recep Karataş kardeşimin kendi kaleminden bir hikâyesi varmış. Onu yazacağım alta. Recep kardeşimin marifetleri yazıyla sınırlı değil. Şiir yazar ve okur, fotoğraf çeker, ebru yapar... Neyse aşağıdaki hikâyesinin başlığı da HEZEYAN. Buyrun:

-Tik, tak; tik, tak; tik, tak; tik, tak, tik, tak!..
“Bu sesler, ah bu sesler, ömrümün ıstırap dolu yıllarının refâkatçisi… Kim bilir kaç yıldan beri beynime, benliğime bir dikenli topuz gibi inmektesiniz.”
-Tik, tak; tik, tak; tik, tak; tik, tak; tik, tak!..
“Bir ömür böylece tükendi demek. Her tik, tak ömrümün bir parçasını aldı benden. Demek hala yaşıyorum ki bir türlü dinmediniz. Bir zehirli engerek yılanı gibi beni anbean sokmaktasınız. Kim bilir daha ne kadar devam edecek bu hâl. Of ömür!..”
-Tik, tak; tik, tak; tik, tak; tik, tak; tik, tak!..
“Demek hayat denen şey bu seslerden ibâret. Ama neden sadece ben duyuyorum sizi? Başkaları!.. Başkaları neden?.. Başkaları, zaten beni bu hâle sokan başkaları değil miydi?”
-Tik, tak; tik, tak; tik, tak; tik, tak; tik, tak!..
“…”
-Tik, tak; tik, tak; tik, tak; tik, tak; tik, tak!..
Avizenin loş ışığının altında aydınlanan küçük, basık bir oda… On yıldır badana yapılmamış hissini veren duvarlar; çatlak, sıvaları dökülmüş. Köşede çam ağacından yapılmış bir kitaplık; cila görmemiş, kurtlanmaya yüz tutmuş. Siyah kapaklı, kalın ciltli lügatler, dîvanlar, dîvan şerhleri, romanlar, şiir kitapları… Peçevî Tarihi, Mârifetname, İbn-i Arabi, Shakspeare ve irili ufaklı bir yığın kitap… Birçoğuna yıllardır el sürülmemiş gibi; tozlu harap… Kitaplığın yan tarafında, kenarları sarmaşık desenli büyük boy aynasının önünde, ceviz ağacından yuvarlak bir masa… Örtüsü tamamen bir tarafa kaymış, üzerinde gül desenleri… Ve sağ köşesini kaplayan mürekkep lekesi… Sağ duvarda sülüs yazıyla yazılmış yaldızlı bir hat… “Küllü men aleyhe fân.” , “Her bir kimse ki, onun üzerine fanilik vardır.” Sol tarafta, kolu kırılmış, perdesi aşağıya sarkmış pencerenin yanında eski bir karyola… Üzerinde yatmakta olan biri; yaşlı, solgun benizli… Her halinden hasta olduğu anlaşılan yetmişlerde bir ihtiyar… Göz çukurları derinleşmiş, mor… Gözler, yüzündeki kırışıklıkların arasında iki boncuk tanesi… Kesik kesik öksürükleri karyolanın gıcırtısına karışmakta. Arada kalkan başının altından bir havlu sarkmakta: Bursa hatırası… Karyolanın hemen üzerinde, büyük tokmaklı, roma rakamlı, altın sarısı bir saat… Akrep XI’ geçmekte yelkovansa hayli ileri…
-Tik, tak; tik, tak; tik, tak; tik, tak; tik, tak!..
“Nerdeler? Hani şimdi neredeler kalbimin kapılarını kendilerine açtıklarım? Bu yalnızlık benim seçimim değildi asla. Kabullenemem bunu. Bir itilişti benimkisi. En sevdiklerim yaraladılar beni, en sevdiklerim. Keşke sevgi damarlarımı koparabilseydim zamanında da kimseye bağlanmasaydım böyle. Ama beni ben yapan da bu bağlanış değil miydi? Şu hayatımın son demlerinde, bu çileleri tekrar tekrar yüklenmek ne kadar zor. Son mu? Gerçekten geldim mi yoksa yolun sonuna? Yoksa…”
-Tik, tak; tik, tak; tik, tak; tik, tak; tik, tak!..

“Gerçi bu sonu hep istememiş miydim? Kaç kere beş katlı binanın penceresinden aşağıya bakmıştım. Delicesine sevdiğim insanlar yalnız bırakmıştı beni. İçimdeki benlerin savaşını duyuyordum. Biri bırakıver diyordu kendini boşluğa; ama yapamazdım, inandığım değerler engellerdi bunu, hayal ederek ıstırabını yaşardım sadece.”
-Öhh, öhh, öhh
“Istırap… Beni çepeçevre saran zincirler… Hep üzülecek bir şeyler bulur muydum kendime? Mümtaz’a mı benziyorum ne? Ben de aynı îtiyatlarla sarılmışım. Bir düşünceyi en zâlim şeklini alıncaya kadar neden evirip çevirir ki insan?”
“…”
“Mümtaz, Zebercet, Hüsrev... Benim hayatımı nasıl da ele geçirdiniz. Bu hayat benim, siz nerden çıktınız? Neden mahvettiniz benim hayatımı? Siz hayalsiniz, sahtesiniz. Bir dimağdan çıkmış ürünlersiniz. Ama ben gerçeğim, realitenin ta kendisiyim. Rahat bırakın beni, saldırmayın hayatıma!”
-Tik, tak; tik, tak; tik, tak; tik, tak; tik, tak!..
Hasta, puslu gözlerini altın sarısı saatin üzerinde kilitledi. Marazî vücudu ânî titreyişlerle sarsılmaktaydı. Elmacık kemikleri iyice belirmiş, benzi sararmış, zayıflamış vücudu bu eski karyolanın üzerinde bir kemik yığını gibi durmaktaydı. Kırk dereceye varan ateş ile mâzinin derinliklerinden gelip onu kıskıvrak yakalayan ıstırap, hastanın dudaklarında dayanılması güç bir iniltiye dönüşüyordu. Bu iniltiler roma rakamlı saatin hodbin sesine karışarak, havasız kalmış bu odada, her nağmesinde ölümün vazgeçilmezliğini barındıran bir mûsiki olup badanasız duvarlara çarparak yankılanıyordu.
Boncuk boncuk terlemişti. Gözyaşları bu terlere karışarak elmacık kemiklerinden boynuna doğru mütemâdiyen akmaktaydı. Hasta başının altındaki havluyu güçlükle alarak yüzünü kuruladı. Gözleri, mavi iplerle işlenmiş yazıya takıldı.
“Bursa hatırası… Feyza… Bir gün önce mi nihâyet vermiştik? Ama ben bu nihâyeti istememiştim ki. Ayrılmayı!.. Vuslat yaşanmadan hicran olur mu ki? Ah Feyza!.. Seni nasıl sevdim bir bilsen. Sen beni sevmiş miydin? Beni seven, benim karşımdakileri sevdiğim gibi beni seven biri var mıydı acaba? Feyza, şimdi nerdesindir kim bilir? Hani beni kibarca reddettiğin o gün var ya, benim için ne kadar zordu. Ne yapmalıydım, bilemiyordum. Sıkıntılar içime öyle çöreklenmişti ki… Bursa’ya gitmiştim, belki mekân değişikliği dindirirdi acımı. Hiç dindirir mi? Mekân değişsin ne fayda, kalp kafa değişmedikçe.
Ulu Cami’de dua etmiştim. Öyle içtendi ki, insan yalvarmak için hep acıları mı bekler? Sonra küçük bir dükkânın önünde durmuştum. Seksenlerde bir ihtiyar iskemlesine oturmuş yanı başındaki çocuğun saçlarını okşuyordu. Tezgâhlarda rengârenk havlular vardı. Belki içimin karanlığını dindirirdi bu renkler. Tezgâha yaklaştım. Çocuk elindeki elma şekerini öyle tatlı tatlı yiyordu ki… Gözlerim çocuğun gözlerine takıldı. Işıl ışıl parlıyordu. Parlak bir âtînin ışıltısı vardı çocuğun gözlerinde. Kaç defa aynada gözlerime bakmıştım. Benim gözlerim karanlıktı. Hiçbir ışıltı, geleceğe dair hiçbir ümit yoktu. Allah’ım neden bu kadar mutsuzum?”
-Tik, tak; tik, tak; tik, tak; tik, tak; tik, tak!..
“Bütün olumsuzlukları nasıl da kendime çekiyorum. Dertleri nasıl da bir bir oluşturarak benliğime yerleştiriyorum.”
-Öhhh, öhh, öh.
“Keşke evlenebilseydim. Düzenli bir hayatım olurdu belki de. Ne bileyim, belki şimdi yanımda çocuklarım, ölüme huzurlu olarak yaklaşırdım. Ben Feyza’yı sevdim; ama o bana sadece acıdı. Belki başka birini de sevebilirdim; ama neden aklımın bir köşesine onun adını kazıyarak, başkasının gönlümün kapılarını aralamasına müsaade etmedim?
Oğlum olacaktı. Mevsuf koyacaktım adını, Hasan Mevsuf. Çok sevmiştim bu ismi, Çanakkale’de Hasan Mevsuf Tabyası’na gittiğim an karar vermiştim. Oğlum… Hasan Mevsuf’um…”
Kader, nasip değilmiş demek. Yalnızlık bütün kollarıyla kuşatacakmış beni. Ne yapayım, elden ne gelir, kabullenmek gerek”.
-Tik, tak; tik, tak; tik, tak; tik, tak; tik, tak!..
“Sus, sus artık, dayanamıyorum! Zehirli oklarını üzerime atmaktan vazgeç, ne olursun! Düşünmek istemiyorum. Düşünmek mahvediyor beni. Mâziyi bir kusabilsem, o zincirleri bir kırabilsem!..”
-Tik, tak; tik, tak; tik, tak; tik, tak; tik, tak!..
“Susss, sus artık!..”
Hasta, ağırlaşan başını güçlükle yan tarafına çevirdi. Kapanmaya her an hazır olan göz kapaklarını, son bir gayretle araladı. Karşıda, büyük boy aynasında beliren yüzüne baktı. Ne kadar da tanınmaz hale gelmişti. Büyük bir vehmin kıvranışlarında, hayalle gerçek arasında çırpındığını hissetti. Hayatının bütün kederleri, aynaya belli belirsiz düşen hayalinde toplanmıştı. Buna daha fazla dayanamazdı. Göz kapaklarını kapadı.
-Tik, tak; tik, tak; tik, tak; tik, tak; tik, tak!..
“…”
-Tik, tak; tik, tak; tik, tak!..
“…”
-Tik, tak!..

Recep Karataş'tan

Dilde Gaflet  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:

Lisan bahsi açıldıkça "Hâlâ mı o bahis?" diyerek bezginlik gösterenler bana, acınmaya lâyık, gözlerini gaflet bürümüş en zavallı kayıtsızlar gibi görünüyorlar. Vatan bahsi açıldığı bir yerde "Hâlâ mı o bahis?" diyecek bir Türk iğrenç bir kayıtsızlık göstermiş sayılır. Bu telâkki, lisan bahsine olan kayıtsızlığa karşı da bu derece doğru ve yerindedir.

Vatan fikri bizde daima vardı; fakat, Namık Kemal'in bu fikri, kalbimizi de yeni bir nefesle uyandırdığı günden beri, daha uyanığız. Onun, vatan fikrini uyandırdığı gibi, bir diğer Türk şairi çıkıp da lisan fikrinin kutsîliğini uyandırsaydı, bize öğretseydi ki, bizi ezelden ebede kadar bir millet hâlinde koruyan, biribirimize bağlayan bu Türkçe'dir. Bu bağ, öyle metin bir bağdır ki, vatanın hudutları koptuğu zaman bile kopmaz. Hudutlar-aşırı yine bizi biribirimize bağlar.

Türkçe'nin çekilmediği yerler vatandır.

Ancak çekildiği yerler vatanlıktan çıkar; vatanın kendi gövde ve ruhu Türkçe'dir. Bu bağ, milyonlarca Türk'ü bugün biribirinden ayırmıyor; fakat dimağdan dimağa, kalbden kalbe geçmiş bir teldir ki, yarın Türk edebiyatının ateşli, feyizli, saf bir devresi açılırsa, millî ruhu bir elektrik cereyanı gibi bütün o dimağlar ve kalblerden geçerek, bu kütleyi yekpâre bir halde ayağa kaldırır.

Heyhât, bir kimse zuhur edip de lisan fikrini kafalarımızda kutsîleştirmedi. Türkçe'yi sevmiyor değil, seviyoruz. Fakat tıpkı, Vatan'ı Namık Kemal'den evvel sevdiğimiz gibi. Bu kâfi değil. Lisan fikri bizim kafalarımızda henüz ikinci derecede yer tutmuş bir fikirdir. Zannediyoruz ki, bu bahisle ancak lisan meraklıları, edipler, muallimler alâkalıdırlar. Ah, bu gaflet, gafletlerimizin en büyüğüdür.

Yahya Kemal Beyatlı

Not: Orijinalinin aynısıdır. Değiştirilmemiştir.

İstanbul'un İlk Kadısı ve Kadıköy  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:


Nevşehir'den ilk defa İstanbul'a gelen bir vatandaşımız Kadıköy'ün ihtişamına, göz kamaştırıcı manzarasına hayran olmuş. "Bizim Nevşehir'e şehir, buraya da köy diyenin aklına şaşarım!" demiş.

Efendim, İstanbul'un bu en modern ilçesine köy denilmesi -sakın- Nevşehirli vatandaşımız gibi sizi de şaşırtmasın. Bunun sebebini birkaç satır aşağıda belirteceğim. Fakat şurasını hemen ifade edeyim ki Kadıköy, gerçekten de İstanbul'un en modern ilçelerinden birini teşkil ediyor. Üsküdar ne kadar uhrevî manzaralar sergiliyorsa, Kadıköy de o derece dünyevî tablolarla kendini ortaya koyuyor. Nitekim Yahya Kemal, İstanbul'un "Ezansız Semtler"ini anlatırken söze şu cümlelerle başlıyor:

"Kendi kendime diyorum ki: Şişli, Kadıköy, Moda gibi semtlerde doğup büyüyen, oynayan Türk çocukları milliyetlerinden tam bir derece nasip alabiliyorlar mı? O semtlerde minareler görülmez, ezanlar işitilmez. Ramazan ve kandil günleri hissedilmez. Çocuklar, Müslümanlığın çocukluk rüyasını nasıl görürler?"

Şurası bir gerçek ki minarelerin görülmediği, ezanların işitilmediği veya minarelerin az görüldüğü, ezanların az işitildiği bu semt, aslında Osmanlıların en önemli beldelerinden birini oluşturuyordu. Fâtih Sultan Mehmed, İstanbul'a ilk belediye başkanı ve kadı olarak tayin ettiği Hızır Çelebi'ye bu bölgeyi arpalık olarak vermiş, o günden itibaren buranın adı Kadıköy (doğrusu Kadıköyü'dür) diye anlatılmaya başlamıştı. Nasreddin Hoca'nın torunu olarak bilinen ve Fatih tarafından çok büyük itibar gören Hızır Çelebi, aynı zamanda büyük bir âlimdi. Devrinin bilginleri kendisine "ilim dağarcığı" ünvanını vermişlerdi.

İşte efendim, adı geçen semti, İstanbul'un ilk kadısı şereflendirdiği için "Kadıköyü" adını alıyor, böylece köyümüz kadim bir Osmanlı şehri olarak şenleniyor. Merhum Ord. Prof. Dr. Süheyl Ünver Hoca da 1944 yılında Kadıköy Halkevi'nde verdiği bir konferansta konuyu bu açıdan ele alıyor ve şunları söylüyor:

"Kadıköyü'nün sokaklarında dolaşırken Üsküdar gibi eski ve tarihî âbidelerinin olmamasına ne kadar üzülürdüm. Şimdi Hızır Bey çelebi ile Kadıköyü'nün münasebetini bulunca ne kadar çok sevindim. Kadıköyü'müzün her ne kadar iftihar ederceği tarihî ve eski âbidesi yoksa da manen onun Hızır Bey gibi beş yüz senelik bir âbidesi var diye iftihar duymaya başladım."

Kadıköy'e adını veren İstanbul'un ilk kadısını ve belediye reisini bugünkü belediye başkanlarımız özellikle Kadıköy Belediye başkanımız acaba yeteri kadar tanıyır mu? İsterseniz soruyu bir de şöyle sorayım: Hızır Çelebi'nin kabri İstanbul'un neresindedir, hangi belediye başkanı zamanında esaslı bir tamir görmüştür ve bu önemli zat hakkında başlı başına bir kitap yazan İstanbul Belediye Basın Yayın ve Turizm Müdürünün adı nedir?

Dursun Gürlek - Maziye Bir Bakıver Sayfa: 150-151

Türkçe Bilen Aranıyor!  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:

Makaleler bölümüne bir yazı eklemek istedim bu yazımda da. Alanında bulunan en kapsamlı kitap olan Nejat Muallimoğlu'nun "Türkçe Bilen Aranıyor" adlı eserinden bir paragrafı aldım bu sefer. Buyrun:

"Türkçe'nin canına okumaya ahdetmiş Türkçe düşmanları, dilimizin bu güzelliğini de yok etmeye ahdettiklerinden, "kâr"ı "kar", "kâbus"u "kabus", "hâlâ"yı "hala" yaptılar ama bütün milletin ayyûka çıkan tepkileriyle bu gidişe hayır demesi beklenirken, akademik çevrelerden bir tıs sesi bile çıkmadı, çıkmıyor. Bakınız, "fotokopi" diye bir sözü dile yerleştirdiler. Pekâlâ, siz bir belgenin "kopi"sini mi çıkarırsınız yoksa "kopya"sını mı? Evet, "kopya"sını diyorsunuz. Ama niye hiçbiriniz "fotokopi"yi "fotokopya" yapmadınız? Ben -belki yanılıyorum- kendimden başka "fotokopya" diyen birini ne okudum ne işittim."

Alnı Açık Olmak  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:

Alnı açık olmak deyimi sizlerin de bildiği üzere "çekinecek hiçbir ayıp ve kusuru olmamak" anlamında kullanılır. Bu deyimimizin nereden geldiğini bakalım şimdi de.

Eskiden suç işleyenlerin alınlarına, cezalarına göre kızgın demirle damga vurulurmuş. O zamanlarda, şimdiki gibi nüfus kayıtları, adlî defterler, vergi defterleri gibi evrak olmadığından, herhangi bir kimsenin ne mal olduğu alnının lekeli veya lekesiz olmasına göre bir bakışta anlaşılırmış. İşledikleri suçtan ötürü alınları damgalı olanlar da külâhını veya takkesini alnına kapatır veya yere bakarmışlarcasına yüzlerini aşağıya doğru eğerlermiş. Geçmişleri temiz olanlar da "benim alnım açık" diye iftihar ederlermiş.

Dadaşlar Diyarı Erzurum  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:


Uzun süredir ilk projem olan 81 il 81 hikâye kategorisine yazı ekleyemiyorum. Tabi ki önceliği sizlerden gelen kelimelere veriyorum. Bütün kelimeleri yazdığımı sanıyorum. Eğer bana araştırmam için verdiğiniz benim de unutup yazmadığım bir kelime varsa lütfen yorum olarak altta belirtiniz.

Dadaşlar diyarı Erzurum'un bilinen en eski ismi "Karnoi Kalak" diye geçiyor. Ermeniler tarafından verilen bu isim "Karin'in şehri" anlamına gelmektedir. Daha sonra Bizans Dönemi'nde imparator 2. Teodosius buraya doğudan gelen saldırıları önlemek için kendi adını taşıyan "Teodosius'un şehri" anlamına gelen "Teodosiopolis" şehrini kurmuş. Çeşitli savaşlardan sonra şehir 651 yılında Arapların eline geçmiş ve Araplar buraya "Kalikala" demişler. Bu ismin ise yukarıdaki "Karnoi Kalak" isminden geldiği ve "Kali'nin İhsanı" anlamında olduğu söyleniyor.

Bugünkü Erzurum ismi ise o zamanlarda bulunan "Erzen"in Selçuklular tarafından fethedildikten sonra, diğer iki Erzen'den (Silvan ve Siirt'te de Erzen diye şehirler varmış.) ayrılması ve anlaşılması için, içinde de Rum kalesi olduğu için "Erzen al-rum" denilmiş. Daha sonra bu isim "Arz-u rum" olmuş ve sonunda da bugünkü hâli olan "Erzurum" olmuş.

Merkez Efendi İsminin Esrârı  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:


Bugün günümü olumlu bir şekilde değerlindirdiğimi düşünüyorum. Arkadaşlarla ne zamandır gitmek istediğim Merkez Efendi Camii, Türbe ve Çilehanesi'ne gittik. İstanbul'da olup da gitmeyenlere kesinlikle gidip görmelerini, dualar etmelerini tavsiye ederim.

Asıl konumuza gelelim. Her zaman bu etimoloji konusu ilgimi çektiği için Merkez Efendi'nin "Merkez" isminin de nereden geldiğini çok merak ederdim. Bunu ben de yeni öğrendim ve sizler de belki ilgi duyarsınız diye yazıyorum.

Merkez Efendi'nin asıl ismi Musa'dır. Denizli'nin Sarhanlı Köyü'ndendir. İstanbul'a ilim öğrenmeye gelen Merkez Efendi, Kocamustafapaşa'daki Sünbül Sinan Efendi'nin talebesi oldu. Sohbetlerinde bulundu. Bir gün ders esnasında Sünbül Efendi Merkez Efendi'ye "Alemi sen yaratsaydın, nasıl yaratırdın?" diye sorunca Merkez Efendi de "Bu mümkün değil! Ama mümkün olsaydı her şeyi merkezinde bırakırdım" demiş. Sünbül Efendi de "Aferin Musa! Demek her şeyi merkezinde bırakırdın. O zaman senin adın Merkez Muslîhuddin olsun" demiş. O zamandan beri de "Merkez Muslîhuddin" olarak tanınmış.

Kelime Hazinesi mi Haznesi mi?  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:

Tanzimat mı, Tazminat mı? başlıklı yazımda kabakmeltemi blogdaşım ile bir konuda uzlaşamamıştık. Uzlaşamadığımız konu ise "kelime hazinesi" mi yoksa "kelime haznesi" mi olduğuydu. Ben "kelime hazinesi" olduğunu iddia ederken, sevgili kabakmeltemi ise "kelime haznesi" diyordu. Ben de bu konuyu Radikal Gazetesi'nde yazan sayın Hakkı Devrim'e sordum. Hakkı Devrim bildiğiniz üzere politika üzerine yazılar yazmakla birlikte kendisine ayrılan köşesinde Dil Yâresi adlı bir bölümde Türkçe'mizin daha güzel konuşulması için çaba sarfediyor. Neyse Sayın Devrim benim sorumu da es geçmeyip cevaplamış. Ben de buraya aynen koyuyorum:

"

  • Türkçe dostlarından (Recep Hilmi Tufan)

  • Aşağıda adresi yazılı blogumda tartışma konusu oldu. «Kelime haznesi» mi, yoksa «kelime hazinesi» demek mi doğrudur. Bir açıklama yapabilir misiniz?
    – Adresleri almadım buraya, ama sanırım blogu dediğiniz, bir internet terimi olarak blok'tur. Ya da bilmediğim bir terim.
    Sorduğunuz iki kelime araındaki farkı ayrıntıya girmeden, kısaca söylemek gerekirse, hazine «değerli şeyler ve bunların saklandığı yer» demektir; hazne ise «depo». Kelime hazinesi denir, çünkü kelimeler, yani dil başlı başına bir değer, bir servettir. Kelime hazinesi deyişini Meydan Larousse sözlüğü, «Bir dildeki kelimelerin tümü» diye tarif ediyor."

  • İsteyenler yazının orijinalini buradan veya bugünkü Radikal Gazetesi'ndeki Hakkı Devrim'in köşesinden okuyabilir.

    Cin Gibi Cipil Cipil Gözleriyle...  

    Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:

    Sevgili blogdaşım Vişne Ağacı benden "Kapının dibinde diz çökmüş oturan Salih, cin gibi çıpıl çıpıl gözleriyle herkese bir bir bakarak ne duyup ne düşündüklerini anlamaya çalışıyordu." cümlesindeki "çıpıl çıpıl" kelimesini incelememi istemişti.

    Araştırması en uzun süren kelimelerden, hatta en uzun süren kelime bu "çıpıl çıpıl". Çeşitli sözlüklere baktım, internetten araştırdım falan neyse.

    Öncelikle bu kelimeyi sanırım Vişne Ağacı yanlış yazdı. Yanlış derken sanırım "i"lerin noktasını koymayı unutmuş. Belki de doğru yazdı. Ben her iki durumu da aşağıya yazıp sonunda ortak bir karara beraberce varırız artık.

    Öncelikle blogdaşımın yazdığı şekilde inceleleyelim. "Çıpıl çıpıl" kelimesini TDK'nin sözlüğünde aradım ancak bulamadım. Sözlüğün basımı biraz eskiydi belki yeni sözlüğünde vardır dedim internet sitesinde arattım gene bulamadım. Bunun TDK için utanç verici olduğunu düşündüğümü söylemek isterim. Neyse ben de MEB'in Örnekleriyle Türkçe Sözlük ve Kubbealtı Neşriyat'ın Misalli Büyük Türkçe Sözlük isimli eserlerini inceledim. "Çıpıl çıpıl" kelimesinin "suyun içinde elleri ve ayakları ile çıp çıp ses çıkararak (yıkanmak)" olduğunu öğrendim. Yani bu kelimenin yukarıdaki cümleyle alâkası yok.

    "Çıpıl çıpıl"dan sonuç bulamayınca ben de "çipil çipil" kelimesini araştırmaya koyuldum. Sanırım yukarıdaki cümlede de bu ifade kullanılmak istenmiş. Çünkü gözle ve bakmak fiiliyle alâkalı bir kelime bu. İnternette böyle bir kullanım buldum ancak sözlüklerde sadece "çipil" olan isim hâlini bulabildim. Ama oradaki verilen kelime ise "cipil cipil"di. Ekşisözlük'teki bir tanıma göre "cipil cipil", "böcek gibi boncuk boncuk, sakin sakin, dingin ve heyecanli bakan" demekmiş. "Çipil" de isim olarak "ağrılı ve kirpikleri dökülmüş göz" anlamına gelmektedir.

    Yukarıdaki yazıya bu kelimeleri uygulayalım ve en mantıklı ifade hangisi çıkarsa onu doğru kabul edelim. Öncelikle "çıpıl çıpıl" kelimesi gözle alakalı bir şey olmadığı için karıştırmaya gerek yok.
    "Cipil cipil" zarfını uygularsak "cin gibi" edatına uygun olduğu için mantıklı bir anlam ortaya çıkıyor. Eğer "çipil" olan ismi ikileme sûretiyle zarf yapıp kullanırsak "cin gibi" edatına muhâlif "hastalıklı göz" anlamı ortaya çıktığı için bu da olmuyor. Bence -ki bu kişisel görüşümdür bilimsel bir yanı yoktur- en doğru olanı "cipil cipil" zarfını kullanmaktır.

    Biraz uzun ve karışık bir yazı olduğunun farkındayım. Kusuruma bakmayın artık.

    Hoparlör Kelimesinin Kökeni  

    Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:


    Blogdaşlarımın sordukları kelimeleri en kısa sürede araştırıp buraya yazmaya çalışıyorum. Betül de bir kelimeye takılmış ve araştırmamı istemişti. Başlıktan da anladığınız üzere bu kelime "hoparlör" kelimesi.

    Bu kelimenin telaffuzunda çoğumuz sanırım yanlışlık yapıyoruz. "Hoporlör" diyenlerin sayısı oldukça fazla. Google'a "hoporlör" diye "o" ile yazınca 9.400 sonuç çıkıyor ki bu da azımsanacak bir rakam değil. Google, Türkçe'yi bizden iyi biliyor. Hoporlör yazınca direk "Bunu mu demek istediniz? Hoparlör" diye yazı geliyor. Neyse ben daha fazla uzatmadan kökenini yazayım hoparlörün.

    Hoparlör kelimesi Fransızcası "haut-parleur" dur. Bizdeki hâli ise işte bu kelimenin okunuşudur. Yani bu hoparlör kelimesi de dilimize Fransızca'dan geçmiştir. "Haut", "yüksek" anlamına, "parleur" ise "konuşan" anlamına gelmektedir. Yani "yüksek konuşan, ses yapan" anlamları içermektedir. İngilizce'deki "loudspeaker" ve Almanca'daki "lautsprecher" de bu anlamları taşımaktadır.

    Rutin (Olağan) Kelimesinin Kökeni  

    Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:

    Blogdaşlarım sayesinde ne yazsam diye düşünmeme gerek kalmıyor artık. Anjelik nickli blogdaşım "rutin" kelimesinin kökeni hakkında araştırma yapmamı istemişti benden.

    Alışkanlıkların dışına çıkmayan, kalıplaşmış anlamındaki "rutin" kelimesi maalesef ki gene dilimize Fransızca'dan geçme bir kelime. Fransızcası "routine".

    Bu "rutin" kelimesi hakkında araştırma yaparken Şebnem Bursalı'nın Yeni Asır Gazetesi'nde 2001'de o zamanın Meclis Başkanı Ömer İzgi'nin ne kadar Türkçesever bir başkan olduğunu anlatmak için karşılaştığı bir olayı yazmış. Ben de sadece "rutin" ile ilgili olan kısmını buraya alıyorum.

    "...İzgi, şu günlerde fazla mesai yapan Meclis'in yoğun gündemine rağmen bu hassasiyetini hiç unutmuyor. Nitekim, Perşembe günü gazetecilerle sohbeti sırasında odaya giren Özel Kalem Müdürü Fatih Ören, Başkan'a "rutin imzalar" getirdi. Ören'in getirdiği dosyaları tek tek inceleyerek imzasını atarken de kafasına takılan şeyi söyledi Başkan İzgi, "Fatih Bey. Rutin kelimesi Türkçe değil. Onun yerine başka bir kelime bulalım."
    Bunu söylerken bir yandan da düşünüyordu. Nitekim, rutin yerine kullanılacak Türkçe kelimeyi bulmakta gecikmedi Başkan İzgi: "Siz bundan sonra rutin imzalar yerine olağan imzalar deyin rica ederim. Olur mu?"..."

    Tüm Kelimesinin Kökeni  

    Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:

    Blograzzi'deki sayfama "tüm" kelimesini araştırmam için ricada bulunmuştu ahmetdursun04 nickli bir blogdaş. Ben de söz vermiştim araştırırım diye. Nasip bugüneymiş araştırıp yazıyorum işte.

    "Tüm" kelimesi kökeni Türkçe bir kelime. (Sanırım blogumda yazdığım ilk Türkçe kökenli kelime bu. Ne kadar vahim bir durumdayız anladınız sanırım.) Bilinen en eski kökeni Eski Uygurca'ya dayanan bir kelime. Eski Uygurca'da "tüğel, tükel" kelimesi "tam, tamamiyle" gibi anlamlara gelmektedir. "Tüm" şeklindeki ilk kullanım ise Dede Korkut hikâyelerinde görülmüştür. Daha sonra günümüze kadar bünyesine farklı anlamlar (top, küme, bütün) katarak gelmiştir.

    Merak Kediyi Öldürür Atasözü  

    Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:


    Gazoz blogdaşım benim de kendisinden ilk defa duyduğum bir atasözünün çıkış sebebini araştırmamı istemişti benden. Bu atasözü orijinali "Curiosity killed the cat" olan "Merak kediyi öldürür" atasözüydü. Yani bir Türk atasözü değil. Bu yüzden araştırmalarıma son vermiştim. Yani nasıl olsa bir Türk atasözü değil, kökenini araştırmasam da olur dedim ama dayanamadım ve "Merak kediyi öldürür" atasözüne kulağımı tıkayarak İngilizce olarak araştırmaya başladım.

    "Curiosity killed the cat"in orijinal hâli "care killed the cat"miş. Buradaki "care"in anlamı "look after" değil de "worry"iymiş. (Yani "göz kulak olmak" değil de "merak etmek"miş.) Bu atasözünü ilk kullanan ise Ben Jonson adında biri 1598 yılında yazdığı "Every Man in His Humour" adlı eserinde "Helter skelter, hang sorrow, care'll kill a Cat, up-tails all, and a Louse for the Hangman." olarak kullanmış.

    Daha sonra William Shakespeare gibi sanatçılar da çeşitli eserlerinde bu atasözünü kullanmış.

    "Curiosity" şeklinde ilk kullanan ise O. Henry olmuş. 1909 yılında yazdığı Schools and Schools adlı eserinde "Curiosity can do more things than kill a cat; and if emotions, well recognized as feminine, are inimical to feline life, then jealousy would soon leave the whole world catless." şeklinde kullanmış.

    Tam olarak neden kullanıldığını bulamasam da ilk kullanan sanatçıları bulabildim. Zaten bir Türk atasözü değil o yüzden fazla da önemli değil.

    Hayreddin İsmi ve Anlamı  

    Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:

    Kızıl Sakal BarbaRossa başlıklı yazımda Barbaros Hayreddin Paşa olarak bilinen Hızır Reis'in Barbaros isminin nereden geldiğini yazmıştım. Bu yazımı okuyan son iki gündür bloguma yorumlarıyla renk katan 3k nickli blogdaşım "Hayreddin" isminin nereden geldiği araştırmamı istemişti.

    Öncelikle şunu belirteyim ki Hızır Reis'e "Barbaros" sıfatını (isimleşmiştir artık) kendisinden korkan Avrupalı Hristiyanlar vermiştir. "Hayreddin" ismi ise Kanûnî Sultan Süleyman tarafından dîne yararlı, hayırlı işler yaptığı için, "dine hayrı dokunan" anlamında verilmiştir.

    Burada bir hususa daha değinmek istiyorum. Hayreddin, Muhiddin gibi isimleri lütfen "d" ile kullanalım. Anlamını bozmamış oluruz. Bu inceliklere dikkat etmek lâzım diye düşünüyorum.

    Gene Mi, Yine Mi, Gine Mi?  

    Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi: ,

    Bloguma ilk defa gelen yeni blogdaşım Anjelik'in bir sorusu vardı. "Gene" mi, "Yine" mi diye. Ben de internette biraz araştırma yaptım ve Hakkı Devrim'in 15.06.2005 tarihinde yazdığı yazıyı buldum. Aşağıya aynen geçiriyorum.

    "Mesut Yar, NTV'nin spor spikerleriyle bir zarfı tartışıyor.
    – Gene mi, yine mi? (Sabah-Günaydın, 11 haziran). Ben de bir şık ekleyeyim bu suale, yoksa gine mi?
    Her üç şekilde de kullanılmış bu kelime. Eski Türkçe yana'dan geldiği söylenir. Sözlüklere bakarsanız Fatih Rıfkı Atay'lar, Orhan Veli Kanık'lar neslinin gene'yi tercih ettiğini görürsünüz.
    Ben de gine veya yine değil, kararlılıkla gene derim ve öyle yazarım. Tuhaf bulabileceğiniz bu kararlılığımın sebebini de anlatayım.
    Lisede edebiyat öğretmenim Hıfzı Tevfik Gönensay, Hâmid'in «Evet, hâneberdûş idim...» diye başlayan şiirindeki «Evet»i kadınlar gibi telaffuz ettiğimi söyledi ve eleştirince bir gün:
    – Hocam bizde de kelimelerin dişisi erkeği (müennesi, müzekkeri) var mı, diye diklenmeyi denedim.
    – Telaffuzun erkeği dişisi olur, cevabını verdi. Gür sesli bir erkeğin «e»leri ile hanımların çıtkırıldım «e» leri farklı seslerdir.
    O ilk «evet»i tekrar be tekrar söyleterek öğretti bana.
    – Bu farka dair sana bir örnek daha vereyim, hatırında kalsın, dedi. Gene kelimesi var mesela. Bir zarf. İstanbullu hanımlar bunu daha çok gine diye söylerlerdi; son senelerde daha çok yine, diyorlar. İleride hikâye, roman filan yazarsan hatırında bulunsun: kadın kahramanına «yine», erkek kahramanına «gene» dedirtirsin.
    Ruhu şad olsun, altmış yıldır sözünden dışarı çıkmadım."

    Halkın İktidarı Demokrasi  

    Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:


    Blogumu takip eden az sayıdaki blogdaşlarımdan Gazoz, demokrasi kelimesini incelememi istemişti. Sanırım Gazoz'un kastettiği inceleme biraz siyâsî yönden bir inceleme ancak ben sadece kısaca anlamını yazacağım ve kökeni hakkında bulduklarımı ekleyeceğim.

    Demokrasi kelimesi "halkın iktidarı" anlamına gelmektedir. Dilimize Fransızca'daki "démocratie" den girmiş olan bu kelimenin asıl kökü Yunanca'ya dayanmaktadır. Yani Fransızca'ya da Yunanca'dan geçmiştir. Eski Yunanca'da "démos", "halk, ahâli" anlamlarına "kratés" ise "güçlü, iktidar sahibi" anlamlarına gelmektedir.

    Günümüzde ne kadar uygulanıyor bu "demokrasi" kavramı bunu buraya yazıp blogun temasının dışına çıkmak istemedim. O yüzden sadece anlam ve kökeni hakkında durdum.

    Bol "demokrasili" günler hepinize!