Kelime hazinesi tam takır, kuru bakır olduğu halde eline kalem, diline kelâm almaktan çekinmeyen bazı kimselerin, ses bakımından birbirine benzeyen kelimeleri sık sık karıştırdıklarını görüyoruz. Meselâ "mühâsip" kelimesiyle "müsâhip" sözü yanlış yerlerde kullanılıyor. "Türk Mizahçıları" adındadi eserde şöyle bir cümle yer alıyor: "Cevher Ağa, Abdülhamid'in başmuhâsibiydi." Halbuki cümlenin doğrusunun şöyle olması gerekiyordu: "Cevher Ağa, Abdülhamid'in başmüsâhibiydi." Bilindiği gibi "muhâsip" hesap adamı, "müsâhip" ise sohbet ehli olan kimse ve arkadaş demektir. Her padişahın bir müsâhibi vardı. İkinci Mahmud'un müsâhibi, hoşsohbet ve zarif bir kimse olarak tanınan ve fıkraları dilden dile dolaşan Said Efendi'ydi.
Haberleşme anlamına gelen "muhabere" ile savaş mânâsında kullanılan "nuharebe" de sık sık birbiriyle karıştırılıyor. Ne diyelim; genç nesiller, kelime hazinelerinin fakir oluşundan dolayı birbirleriyle doğru dürüst muhabere edemeyince, muharebe etmek zorunda kalıyorlar.
"Sûre" ve "süre" kelimeleri de bu karmaşadan nasibini alıyor. Böyle yanlışlıklara ne yazık ki mâbedlerin kapısında bile rastlıyoruz. Bir caminin kapısındaki levhada "Kasas Süresi" ibaresini görünce, doğrusu çok şaşırdım. Acaba imamlar ve müezzinler bile "û" harfini uzatarak "sûre" demesini bilmiyorlar mı diye düşündüm. Belli ki daha uzun bir süre, böyle garabet örnekleriyle karşılaşacağız. Başka bir caminin ilân tahtasında şöyle bir cümleyle karşılaştım: "Dinâyet takvimleri, satışa sunulmuştur!" Kendi munsup olduğu câmianın adını bile doğru yazamayan din görevlisi, acaba dinî görevlerini hakkıyla yerine getirebiliyor mu dersiniz? Bazı kalem sahipleri ise "delâlet"e "dalâlet" diyerek aslında kendileri delâlete düşüyorlar. "Hafriyat" ile "harfiyat"ın "tefriş" ile "teşrif"in sık sık birbiriyle karıştırıldığına şahit oluyoruz.
Bir gün Sahaflar Çarşısı'nda garip bir olaya şahit oldum: Bulunduğum dükkana giren bir adam kitapçıya seslendi: "Sizde Milli Eğitim Bakanlığı tarafından yayımlanan Tazminat kitabı var mı?" Ben, kitapçının bu yanlışı düzeltmesini, sorduğunuz kitabın adı "Tanzîmat"tır, demesini beklerken kitapçı da, biz hukuk kitapları satmıyoruz, demesin mi?
Sahaflık mesleğinin pırlanta isimleri olan Raif Yelkenciler, Muzaffer Ozaklar, Nizamettin Beyler bugün hayatta olsaydılar hiç şüphesiz bu hazin manzara karşısında üzüntüden kahrolurlardı. Tanzimat'la tazminatı fark edemeyen, ünlü dua kitabı "Delâilü'l-Hayrât"tan "Delülül-Hayrat" diye söz eden sözüm ona sahaf bozuntularını dükkanlarının eşiğine bile bastırmazlardı.
Ne günlere kaldık ey gazi hünkâr!...
Pusula İsmi Nereden Gelmektedir?
Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi: Italyancadan Gecen Kelimeler

Bugün okula gittim finaller açıklanmış. İki tane bütünleme sınavına kalmışım. Bunlardan birisi de İtalyan Kültür Tarihi. Çoğunuz öğrendiniz zaten Roberto Hoca'nın dersi bu. Sınıfın yarısı kaldı bütünlemeye. Neyse bizim Romen güzelimiz var Andreea, onunla buluşup Cevahir'deki İtalyan Restoranı Sbarro'ya gittik. Herkese tavsiye ederim sınırsız pizza ve sınırsız içecek sadece 8.90 ytl. Orada hem midemizi doldurduk Andreea'yla hem de biraz tarih çalıştık. Bunları bize neden anlatıyorsun diyorsunuz haklısınız. Neyse işte orada tarih çalışırken İtalyanca pusulayı öğrendim ve yazmaya karar verdim.
Pusula kelimesi dilimize İtalyanca'dan girmiş. İtalyanca'sı "bussola" olan kelime, İtalyanca'ya da Latince "buxula"dan girmiş.
Pusula kelimesinin iki anlamı var: 1. kutucuk 2. yol gösteren alet. Ben sadece yol gösteren alet anlamında biliyordum. Ancak "kutucuk"lar içinde kullanılıyormuş. Bunu da bu sayede öğrenmiş oldum.
Ayrıca ek bilgi olması sebebiyle bir de "pusla" kelimesi var ki Ahmet Vefik Paşa'nın Lehçe-i Osmânî adlı eserinde "yazılı not, tezkere" diye açıklanmış. Tabi bu sözlük 1876 yılında yazılan bir eser olduğu için o zamana ait bir kelime bu.
Şu andaki gündem maddesi biliyorsunuz ki "türban" meselesi. Ben de bu vesileyle "türban" kelimesinin kökenini incelemek istedim.
Türban kelimesi gibi siyâsetle orantılı giden başka bir kelime bilmiyorum ben. Türban kelimesi 1920'li yıllarda Batı'da moda olan bir tür sarığın ismine verilen bir admış. Ancak Türkçe'de o yıllarda hâlâ böyle bir kelime yokmuş. Türkçe'deki tam anlamını 1980'li yıllardan sonra gene siyaset sebebiyle kazanmış. Bir tür başörtüsüne türban denilmiş.
1980'li yıllardan önce yukarıda da belirttiğim gibi "türban" diye bir kelimeye sözlüklerimizde rastlamak mümkün değil.
Anlam olarak incelediğimiz türbana etimolojik olarak bakarsak Farsça'daki "dulband" kelimesinden dilimize "tülbent" olarak geçmiş. Biliyorsunuz "tülbent" genelde Anadolu'da hanımların örtündüğü bir başörtüsü. Diğer isimleri "yazma" ve "çember" benim bildiklerim. Neyse daha sonra Fransızlar bu "tülbent" kelimesini bizden almışlar ve kendi dillerine "turban" olarak geçirmişler. Anlam olarak da "Türk sarığı" vermişler. Daha sonra 1980'li yıllarda siyasetteki başörtüsü tartışmalarına bir alternatif olarak "türban"ı getirmişler ve böylece şu anda üzerinde hâlâ tartıştığımız "türban meselesi"yle Türk halkı tanışmış olmuş.
"Okul" Bize Ne Kazandırdı?
Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi: Fransizcadan Gecen Kelimeler, Makaleler

"Yüzyıllar önce aramıza katılmış, milliyetimizi kabul etmiş "mektep" kelimesi yerine Fransızca "école"den bozma "okul"u getirmekle ne kazandık? Hiçbir şey. Bilâkis, çok şey kaybettik. Mektep, içinde tarih yatan heybetli bir kelime idi. "Mektep" kelimesi tanzimattan önceki zamanda da vardı. "Mekteb-i Sıbyan" diye mahalle mektepleri için kullanılırdı. Tanzimat, o kelimeyi mahalleden aldı, "rüştiye"ye, "îdâdi"ye, ve "dârulfünûn"a çıkardı. "Mektepli", "medreseli" denilince gözümüzün önünde "garplı" ve "şarklı" diye iki ayrı kültürü temsil eden iki tip gelirdi. Onun yerine okul, hayır. "Mektep"te bir bayrak gibi bir asırlık Batılılaşma hareketinin nuru dalgalanıyordu. Benim neslimin insanlarının, ilk mektepte iken "Daha dün annemizin kollarında uyurken bugün mektepli olduk" diye şarkısı bile verdi. Evet okul dilimize, kültürümüze ne kazandırdı?"
diye soruyor bizlere "Türkçe Bilen Aranıyor" adlı eserinde Nejat Muallimoğlu...
Evet arkadaşlar gene mimlendim. Bu sefer beni mimleyen KancaBlog. Konu ise başlıktan da anlaşılacağı gibi "Neden blog yazıyorum?"
Blog yazmamın sebebi internette vakit öldürürken hem kendim için hem de blogumu okuyanlar için yararlı bir şeyler yazarak öldürdüğüm bu boş vaktin bir kısmını kurtarmak. Bu blogu yazmamın kökeninde ise, ilk yazılarımı okuyanlar bilirler, Roberto Hoca'yla "Anadolu" kelimesinin kökeni hakkında tartışmamız yattığını bilirler.
Ben de EdaSuner'e ve Birgül'e "Neden blog yazıyorsun?" diye soruyorum...
Günlük hayatımızda sıklıkla kullandığımız "örnek" ve bu kelimeden türetilmiş olan "örneğin" kelimeleri sandığımızın aksine öz Türkçe kelimeler değillerdir.
"Örnek" kelimesi Ermenice'de "model, numûne ve göstermelik" anlamlarına gelen "orinag" kelimesinden dilimize geçmiştir. "Örneğin" kelimesi de dilimize giren "örnek" kelimesinden türetilmiştir. Ermenice'si ise "Orinagin" demektir.
1935 yılından 1942' ye kadar "mesela" anlamında "örneği" kelimesi kullanıyordu. Ancak 1942'den sonra sonuna bir "n" ilâvesiyle "örneğin" hâline gelmiştir. Niçin baştan "örneği" olarak kullanılmış da sonradan "örneğin" diye kullanılmış benim de detaylı bir bilgim yok.

"Akademik bir şekilde değil de, sadece tesadüfî olarak 1932'de kurulan ve dil bilginlerinden çok politikacı ve yazarlardan oluşan Türk Dil Kurumu dilde aşırılığa ve tasfiyeciliğe taraftar oldu. Büyük gayretlerle birtakım sözlükler çıkardı. Fransızca'dan aktarılmış yeni yeni ilmî terimler getirdi. Maksat, Türkçe'deki bütün Arapça ve Farsça kelimeleri kapı dışarı etmekti. Bu insanlar, başlangıçta Atatürk'ü bile kendi taraflarına çekmesini bildiler. (Atatürk, bir ara "Kemal" adını "Kamal" yaptı.) Fakat o büyük adam, kısa bir zaman içinde , Kurumcular'ın tuttuğu yolun dili zenginleştirmesi bir yana, ilkel basitliğe götüreceğini gördü ve hatâdan dönmek büyüklüğünü gösterdi. Fakat onun ölümünden sonra bu Türk Dil Kurumu, Türkçe'yi gaspedercesine kendisinin zimmetine geçirdi. Türkçe'nin kaderini, artık bu dil ırkçısı tasfiyeciler tayin edecekti. Sırtını devlete dayayan bu insanlar, uydurdukları kelime ve terimleri, ilim adamlarına zorla kabul ettirerek okullara soktular; okul kitapları, kimsenin anlamadığı uyduruk bir dille yazıldı. Yavaş yavaş ilkokullardan başlayarak yüksek okullara, fakültelere kadar genişleyen bu zorlayıcı hareketin meş'um tesirleri, 1960'lar ve 1970'lerde iyice belli oldu, ve dil kütüründen, dil zevkinden habersiz yetiştirilen 1960'ların ve 1970'lerin nesilleri de günümüzdeki dil faciasını hazırladılar." diyor Nejat Muallimoğlu, "Türkçe Bilen Aranıyor" adlı eserinde.
Daha önceden de duyurmuştum blogumda değişik konulara el atacağımı. Bu konulardan birisi de deyimlerimizin kökeniydi. Bu yazımdaki deyimimiz "bir şeyin olabileceğine inanmak" anlamındaki "aklı kesmek" deyimi. Buyrun bu deyimin ilginç öyküsü.
İbni Sina, ünlü bir doktor olduğu gibi, matematik sahasında da çok bilgili idi. İbni Sina çocukken babası onu matematiğe fazla önem veren bir okula yazdırır.
Küçük İbni Sina bu okulda cebir ve geometriyi bir türlü beceremez. Bunun üzerine okuldan kaçar. Yolda katıldığı kervan bir yerde konaklar ve kervandakiler yolcuların en küçüğü olan İbni Sina'yı, su getirmesi için civardaki bir kuyuya gönderirler. Sapına ip bağlı kova ile kuyudan suyu çekerken ipin, sürtündüğü taşı kestiğini görür. Kendi kendine, "Bu nasıl olur, ip taşı nasıl keser?" diye sorar. Fakat ipin devamlı kuyuya indirilip çıkarıldığını ve her çıkışta aynı taşa sürtündüğünü düşününce, ipin taşı kesebileceğini kavrar.
O zaman kendi kendine, "Devamlı sûretle gidip gelmekle, ip taşı keserse, niye benim aklım da çalışmak sûretiyle cebiri, geometriyi kesmesin!" diye düşünür. Böylece kovayı da kervanı da bırakarak hemen okula geri döner.
Ayrıca Yalvaç Ural da Milliyet'teki köşesinde bu deyime değinmiş. İsterseniz bi de onun yazısını okuyunuz.

Blogumun ilk projelerinden olan 81 il 81 hikâye projesine oldukça ara verdik. Arayı daha fazla soğutmadan sıradaki ilimiz olan Erzincan'ın isminin nereden geldiğini yazayım.
Gerek nette gerekse kaldığım yurdun kütüphanesinde yaptığım araştırmalarda hep aynı sonuca rastladım. Bunlar da tam olarak bilinmeyen bilgiler zaten.
Neyse Erzincan ilimizin bilinen en eski ismi Aziris imiş. Daha sonraları Eriza olarak değişmiş. Türkler, Malazgirt Zaferi'yle burayı da ele geçirince Erzingan ismi verilmiş. Bu isim de daha sonra önce Erinzân, daha sonra da bugünkü hâli olan Erzincan olmuştur.

Bu "poğaça" kelimesi beni öncelerden beri rahatsız eden bir kelime. Çünkü "poğaça" yerine "poğça, poça, pohaça, pohça" ve daha da ileri giderek "bohça" dendiğini siz de duymuş veya görmüşsünüzdür. Bu kelimeyi tekrar hatırlatıp yazmama vesile olan Leyleğin Geciken Adımı'na teşekkürler.
Poğaça kelimesi dilimize İtalyanca "focaccia"dan girmiştir. Her ne kadar bildiğimiz "focaccia" şekil olarak farklı bile olsa bu böyledir. TDK'dan teyit ettirebilirsiniz. "Focaccia" kelimesi eski Roma'da "fırında, ateşte pişen ekmek" anlamındaki "panis focacius"tan İtalyanca'ya geçmiştir.
Yemek tarifi bloguna sahip blogdaşlarım bi poğaça yapsa da çayla yesek içsek ne de güzel olur :)
Dün de bahsettiğim gibi bundan sonra çeşitli makalelere de yer vereceğim. Bu yazımda ise bizim dil konusundaki vurdumduymazlığımız hakkında iki büyük aydınımızın sözlerine yer vereceğim.
Yahya Kemal : "Lisân fikri bizim kafalarımızda henüz ikinci derecede yer tutmuş bir fikirdir. Zannediyoruz ki, bu bahisle ancak lisân meraklıları, edipler, muallimler alâkalıdırlar. Ah, bu gaflet, gafletlerimizin en büyüğüdür."
Fuad Köprülü de 16 Eylül 1926 yılında Yeni Ses gazetesinde şöyle yazmış:
"Bir milletin düşmanlar ve rakipler arasında varlığını koruması, müstakil millet hâlinde yaşaması, maddî müesseseleri kadar manevî müesseselerine de ehemmiyet vermekle olur. Lisânını, edebiyatını, tarihini bilmeyen bir adam, pek iyi bir çırak, mükemmel bir usta, mahir bir mühendis veya tacir olabilir, fakat hiçbir zaman milliyetini müdrik ve onunla müftehir (iftihar eden), kültürünü muhafazaya azimli, hülâsa, asrî (çağdaş, modern) bir insan, milletine faydalı bir fert olamaz.
... Başka memleketlerde kendi tarihini, edebiyatını bilmeyen bir fen adamına tesadüf edemezsiniz; halbuki bizde, kendilerini müspet ilimlere hasreden birçok kimse vardır ki, bunları bilmek şöyle dursun, hattâ bilmemekle iftihar ederler.
... Başka memleketlerde bu kadar ehemmiyetli telâkki ve âdeta kutsî bir mahiyet isnat edilen "millî lisân", memleketimizde maalesef pek kıymetsizdir."
Özellikle Fuad Köprülü'nün yazdığı tarihe iyi dikkat edin arkadaşlar. Demek ki tâ o zamandan varmış bizde bu gaflet...
Bundan böyle blogumda Türkçe ile, kelimelerle, lisan ile ilgili çeşitli makalelere, yazılara da yer vermek istiyorum. Hayırlı olması temennisiyle ilk yazıma başlıyorum.
İki bin beş yüz yıl önce Çin'de talebeler, hocaları Konfüçyüs'e eğer ülkenin işlerini yoluna koyacak, meselelerini halledecek güç ve yetki kendisine verilmiş olsa idi, işe nereden başlayacağını sordular.
"Kelimelerin doğru söylenmesine çalışırdım." dedi.
Gençler, dile niye bu kadar önem verdiğini sordukları vakit, bu bilge hoca dedi ki:
"Eğer kelimeler doğru söylenmezse, ağızdan çıkan sözler, anlatılmak istenilen sözler değillerdir. Ağızdan çıkan sözler, anlatılmak istenen sözler olmayınca, yapılması gerekenler yapılmaz, yapılması gerekenler yapılmayınca, ahlâk ve sanat soysuzlaşır, ahlâk ve sanat soysuzlaşınca, adaletsizlik başlar, ve halk ne yapacağını bilememenin şaşkınlık ve çaresizliği içinde bocalar durur."
Sevgili Okyanustaki Rüzgar mimledi bu sefer beni. Gerçi mimleyeli yaklaşık bir hafta oluyo ama konu da oldukça zordu. Aslında zor değil de ben bi türlü karar veremedim. Ama sonunda buldum ve koyuyorum buraya.
Mimin konusu bu sefer farklı. Yani öyle yazıyla cevap verilecek cinsten değildi. Konu; "En sevdiğiniz bir şeyin resmini çekmece" Dediğim gibi çok düşündüm ne koysam diye biraz önce telefonumun medya kısmında dolaşırken Yenikapı'da istasyonda çektiğim kediyi koymak geldi aklıma. O gün hava çok soğuktu. Telefonu cebimden zor çıkardım. Ellerim donuyordu. Kedicik de üşümüş olmalı ki dibine kadar yaklaşmama rağmen hiçbir yere kımıldamadı.
Ben de bu sefer ^-^ çiLekLisüt ^-^ ve kesmeşeker'i mimliyorum aynı konu üzerinden.
Biraz önce gene bloguma nereden kimler nasıl gelmiş diye bakarken bi arkadaşımızın "Asiye kelime anlamı" diye arattırdığını gördüm. Ben de bu vesileyle isimlerin anlamlarına da el atmayı düşündüm.
Öncelikle bu ismin iki çeşidi var. Birincisi Asiye diğeri ise uzatmalı Âsiye şeklindedir. Asiye ismini Peygamber Efendimiz yasaklamıştır. Çünkü aşağıdada göreceğiniz gibi kelime anlamları İslâmiyete terstir. Zaten güzel bir anlam da ifade etmiyor.
Eğer çocuğa isim olarak koyacaksanız Âsiye ismini koyabilirsiniz. Çünkü Âsiye isminin içerdiği anlamda herhangi bir kötülük yoktur. Aksine Firavun'a karşı gelerek müslüman bir kadın olduğu için tavsiye edilir. Buyrun iki kelimenin de anlamları:
ASİYE: (Ar.) Ka. 1. Sütun, direk, kolon. 2. Mersingiller, mersin ağacı türünden ağaçlar. 3. İsyan eden, itaatsiz, başkaldıran, serkeş, bagi. 4. Allah'ın emirlerini yerine getirmeyen, günahkar. 5. Haydut, şaki.
ÂSİYE: (Ar.) Ka. - 1. Kederli üzüntülü. 2. Musa (a.s.)'ı daha bebekken Nil'den kurtarıp sarayda büyüten ve sonra onun peygamberliğine iman eden kadın. Kur'an'da Fir'avun'un karısı olduğu belirtilmiştir. Fakat ismi zikredilmemiştir. - (bkz. Kasas: 9; Tahrim: 11). Firavun'a karşı gelerek müslüman olmuştur. Tahrim suresinde mü'mine bir kadının en son noktada yapması gerekenlere örnek olarak gösterilen hanım.

Blogumun ilk projelerinden biri olan 81 il 81 hikâye projesine oldukça ara verdik. Arayı soğutmamak için sıradaki ilimiz olan Elazığ'ın isminin kökeni hakkında bir şeyler yazayım.
Elazığ'ın bilinen en eski adı 1862 yılında Sultan Abdülaziz'in vâlilerinden İsmâil Paşa tarafından verilen Mamüret-ül Aziz ismidir. "Aziz"den kastı Sultan Abdülaziz'dir. Yani "Abdülaziz'in îmar ettiği yer" anlamına gelmektedir. Ancak dile kolay geldiği için o sıralar sadece "Elaziz" denilirmiş. Daha sonra 1937 yılında Atatürk tarafından "tahıl ambarı, bolluk ve bereket" anlamlarına gelen "Elazık" adı verilmiş. Yani buradan anlıyoruz ki Elazığ'ın ismi hem Abdülaziz'in hem de Atatürk'ün elinden geçmiş. O yüzden Gakgoşlar isimleriyle ne kadar gurur duysa azdır. Neyse Elazık ismi söylenişi kolay olduğu için zamanla "Elazığ" şeklini almıştır.
Bugün moralim çok bozuldu. Bunu birileriyle paylaşmam lazım ki moralim yerine gelsin.
Bugün gene sınavdan çıktıktan sonra hemen hemen hergün kullandığım Sirkeci - Halkalı arasındaki banliyo trenine Yenikapı'dan bindim. Normalde biliyorsunuz toplu taşıma araçlarında satış yapmak yasak. Ama bizim bu ülkede hiçbir yasak uygulanmadığı gibi biz de ses çıkarmıyoruz. Belki bahsettiğim banliyo trenini kullananlar varsa bilir. Limon sıkacağı satan bi amca var, el feneri satanlar var. Bunlara güvenlik görevlileri göz yumuyo. Onların satış yaptıkları vagona girmiyorlar. Eğer girerlerse bu sefer bahsettiğim satıcılar satış yapmıyo. Yanlış anlaşılmasın ben satış yapılmasın demiyorum ancak bugünkü gördüğüm olay beni çok sinirlendirdi.
Simitçi abimin teki binmiş trene simitleriyle beraber ama satış yapmıyor. Karnı acıkan bi amca da satış yapmadığı hâlde gidip simitçiden 2 simit alıyor. Bunu gören güvenlik görevlisinin teki diğer anlaştığı satıcılara yumduğu gözünü bu adamda sonuna kadar açıyor ve simitçiyi yanına çağırıyor. Simitçiye "ananı da al git" edâlarında "satış yapmıycan lan!, satış yapmıycan oolum!" diye bağırırken sanki büyük bir iş yapmış gibi göğsünü kabartıyor.
Adamın satış yapmadığını bütün vagon gördü ama kimseden çıt çıkmadı. Kendime az daha güvenebilseydim "sana ne lann! Diğerlerine niye karışmıyorsunuz lann!" diye kavgaya tutuşacaktım.
Neyseki Kocamustafapaşa istasyonuna geldik ve sözde güvenlik görevlileri trenden indi. Onlar trenden inince sanki millet kendini simitçiye affettirmek istermişçesine, "ses çıkartamadık bizi affet" dercesine simitçiden 10-15 tane simit aldılar. Simitçi abim ilk simitini satarken hâlâ tedirgindi. Ya gene gelirlerse diye.
Bahsettiğim "lan"lı cümleleri kullanan görevliye içimden hâlâ küfrediyorum. Ah keşke biraz daha büyük ve kalıplı biri olsaydım da bi kavga etseydim. Haksızlığa asla tahammülüm yok!
Tek Mumlu Duvar Lambası: Aplik
Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi: Fransizcadan Gecen Kelimeler

Ziyaretleriyle ve yorumlarıyla blogumu şereflendiren büyük blogculardan biri olan edasuner, araştırmam için bana bi kelime ödevi verdi. :) Aslında ben bu kelimeyi daha önce duymamıştım bile. Yani anlamını bile bilmiyordum. Ama biraz araştırdıktan sonra hem anlamını hem de kökenini buldum.
Sevgili edasuner'in verdiği kelime "aplik" kelimesiydi. Benim gibi câhil olanlar varsa ben önce anlamını yazayım. "Aplik", tek mumlu duvar lambasına verilen isimmiş. Dilimize "abajur"da olduğu gibi Fransızca'dan geçmiş. Fransızca'da özellikle süs, kuyumculuk terimi olarak kullanılan, "bir şeyin üzerine katılan ve eklenen şey" anlamına gelen "applique" kelimesinin okunuşunu dilimize geçirmişiz.
Yabancılardan aldığımız kelimeleri gördükçe canım sıkılıyo ya. Hiç mi Türkçe bir kelime yok. Etrafta bütün marka isimleri İngilizce, korkarım yakında Türkçe diye bir dil kalmayacak.
Dilimize sahip çıkalım lütfen!

Bloga birşeyler yazmasam içim rahat etmiyo nedense ya. En iyisi ben hemen kısacacık birşeyler yazıp yarınki Roberto'nun sınavına çalışayım.
Bu yazımda ele alacağım kelime abajur. Dilimize Fransızca'dan geçen kelimelerden biri olan abajur kelimesinin Türkçe karşılığı başlıkta da yazdığım gibi "ışık kısar" demek. Fransızca'sı "abatjour" olan bu kelime "kısmak" fiili olan "abattre" nin çekiminden gelen "abat" ve "gün, ışık" gibi anlamlara gelen "jour" kelimelerinin birleşmesiyle oluşan bileşik bir isimdir.
Hadi bana duâ edin de bütünlemelere kalmadan şu dersi geçeyim. :)
Bu yazımda da kaldığım yurdun kültür köşesine yeni asılmış bir yazıyı Kültür Komisyonu Başkanı Ahmet Abi'nin izniyle buraya aktarıyorum. Türkçe'ye yeni eklenen bu kelimeler herkesin yüzünde gülümsemeye sebebiyet veriyor. Türk Dili Kurumu tarafından eklenmedi yanlış anlamayın ancak onların İngilizce kelimelere bulduğu anlamlar da bunlar kadar komik nasıl olsa. Neyse beb daha fazla uzatmadan kelimelere geçeyim.
Çayyaş: Sabahtan akşama kadar çay içen bağımlı kimse.
Kankamatik: Parasız kaldığınızda borç para aldığınız yakın arkadaş.
Notlakçı: Üniversitede derslere girmeyen, sınavlara başkalarının notlarından fotokopi çekerek hazırlanan beleşçi ve hayta öğrenci.
Lafıza kaybı: Söyleyeceğiniz sözü unutmanız.
İçerdöver: Her akşam bir yerde içip, eve zil zurna sarhoş gelip karısını, çocuğunu döven hayırsız koca, kötü baba, zayıf karakter.
Duşünür: Duş alırken gelen ilhamla ülke sorunlarını, hayatın anlamı veya benzer derin konulara kafa yoran ve özgün fikirler üreten entellektüel ve temiz kimse.
Keldiven: Saçı olmayan erkeklerin, kafalarını soğuk hava, yağmur gibi dış etkilerden korumak için kullandıkları şapka, peruk gibi gereçler.
Markalemun: Saç şeklini ve rengini üzerindeki marka giysiye göre değiştiren, dış görünüşüne aşırı önem veren boş ve sığ insan.
Jeloğlan: Saçlarına bir kutu jöle sürmeden asla insan içine çıkmayan, görünüşüne fazlasıyla düşkün genç erkek.
Tö be or not tö be: Uzun yıllar yasadışı faaliyetlerle uğraşan kulağı kesik şahsın hapisten çıktıktan sonra, aynı pis işlere bulaşmakla sakin ve namuslu bir hayat yaşamak arasında yapması gereken zor seçim.
Zırvana: Aptallığın en aşmış noktası. Zırvanın zirvesi ve nirvanası. Salaklığın ulaşılabilecek en üst seviyesi.
Tembesil: Çok zeki olmamasının dezavantajını çok çalışarak kapatacağına, bütün gün yan gelip yatan tembel ve embesil öğrenci, kimse.
Sabahtan beri hangi kelimeyi ele alsam diye düşünüp duruyorum. Aslında iki tane kelime var araştırmam için verilen araştırdım ancak bulamadım. Bu kelimeler kabakmeltemi'nin verdiği "ebe" kelimesi (oyunlardaki ebe), diğeri ise cemali'nin verdiği "zırvalamak" kelimesi. Ben bulamadım bilen veya bulan varsa paylaşırsa sevinirim.
Ben de en iyisi bize her derste "Siz Türkçe konuşuyorsunuz ama Türkçe bilmiyorsunuz" diyen aynı zamanda bu blogumu açmaya sebeb olan Bovo hocamızın geçen derste gene yukarıdaki sözü söylemesine sebeb olan "belediye kelimesinden bahsedeyim.
Kelimenin açıklamasına geçmeden olayın nasıl geliştiğini anlatayım. Bovo bizim İtalyan Kültür Tarihi derslerine giriyor. Derste bir şekilde belediye kelimesi geçti. Bize sordu nereden geliyo bu kelime diye. Ben dedim Arapça'dan falan diye ama dinlemedi. (Bu konuda çok muhâlif olduğum için pek fazla sevmez beni.) Neyse bari ben de buraya yazayım.
Arapça'daki be, lam ve dal harflerinin yanyana gelmesiye ortaya çıkan "belde" veya "beled" kelimesinin anlamı "kent", "şehir" gibi anlamlara gelmektedir. Gene Arapça'sı "beledî" olan "belediye" kelimesi ise "kente ait" "kentsel" anlamları taşımaktadır. Bence "belde" kelimesinin kullanılması daha mantıklı. Belde diye kullanan yerler de var tabi...
Zaten -iye eki sahiplik anlamı vermektedir. Buna benzer kelimelerimiz vardır. Kırtasiye, bakkaliye gibi kelimeler de gene aynı şekilde Arapça kökü olan kelimelerdir.

Mimar Sinan'ın şâheseri olan Selimiye'si ile ün yapan Edirne'ye geldi sıra. Fazla uzun bir yazı olmayacak zaten.
Günümüze kadar çeşitli uygarlıklara ev sahipliği yapmış olan Edirne'nin ismi Roma Kenti Hadrianopolis' ten geliyor. Hadrianopolis ismi ise Roma'nın komutanlarından bu şehri kuran Hadrianus'tan geliyor. Hadrianopolis'in kelime anlamı ise "Hadrianus'un şehri" demek. Hadrianopolis yaklaşık 360.000 metrekarelik bir alanı kaplıyordu ve diktdörtgen şeklindeki bu alanın etrafı kuvvetli duvarlarla çevriliydi.
1361'de ise Hadrianopolis, Türkler'in eline geçti. Bu şehrin alınışında kale dışında bir savaş yaşanmış, Bizanslar bozguna uğramışlardı. Bir değerlendirmeye göre Padişah I. Murat sevincini çevredeki Müslüman beyliklere mektupla bildirirken Hadrianopolis adını "Edrine"ye" çevirmiş, (Bu isim zaman içinde farklı biçimlerde söylenmiş) günümüzdeki Edirne adı ise, 18. yüzyılın ilk yıllarından itibaren kullanılmaya başlanmıştır.
Sobelemek Sözcüğü Hakkında
Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi: Fransizcadan Gecen Kelimeler
Yazıma başlamadan önce Blograzzi'ye beni günün blogu olmaya lâyık gördükleri için çok teşekkür ediyorum. Bloglar âlemine yeni katılmama rağmen (35 gündür yazıyorum) günün blogu seçilmem beni çok mutlu etti.
Neyse ben Blograzzi'den aldığım bu gazla Sevgili Kesmeşeker'in diğer merak ettiği kelime olan "sobelemek" hakkında bir şeyler yazayım.
"Sobe" terimi herkesin bildiği gibi saklambaç oyununda kullanılan bir terim. Ender bulunan etimologlardan biri olan Sayın Sevan Nişanyan'ın belirttiğine göre Latincesi "salvus", Orta Latincesi "salvare" ve Fransızcası "sauver" olan "kurtarmak" fiilinin Fransızca'daki "kurtuldu, kurtarıldı" anlamına gelen "sauvé" den dilimize geçmiş olabilir.
Ben de Sayın Nişanyan'a bu konuda katılıyorum. Biliyorsunuz eskiden ülkemizde yabancı dil olarak Fransızca eğitimi veriliyordu. İşte bu dönemlerde dilimize geçmiş olabilir. Zaten Fransızca bilenler bilir, Fransızca telaffuzu çok zor olan bir dil. O yüzden bizim saklambaç oynayan çocuklarımız da telaffuzu zor olan bu kelimeyi "sobe" diye kolaylaştırıp Türkçemiz'e kazandırmışlardır.
Her ne kadar günümüzde farklı anlamlarda (basmak, yakalamak gibi) da kullanılsa "sobelemek" fiili de saklambaç oyununun bir terimi olan "sobe"den dilimize geçmiştir.
Önüm, arkam, sağım, solum Sauvé!
Serzeniş Kelimesinin Anlamı ve Kökeni
Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi: Farscadan Gecen Kelimeler

Her zaman diyordum takıldığınız, merak ettiğiniz kelimeler varsa bana sorun ben araştırayım diye. Bugüne kadar 2-3 talep geldi ve onları açıklayıp yazdım. En son kelime talebi sevgili Kesmeşeker arkadaşımdan geldi. Kendisi bana serzeniş ve sobelemek kelimesini sordu. Ben de bu yazımda sadece "Serzeniş"ten bahsedeceğim. "Sobelemek" daha sonra gelecek.
Serzeniş kelimesi tam olarak "başa kakma" manasına gelse de bizler bu kelimeyi daha çok "yakınma", "kendi kendine üzülme" anlamlarında kullanıyoruz.
Serzeniş kelimesini etimolojik olarak ele aldığımızda "serzeniş"in Türkçemize Farsça'dan girdiğini anlıyoruz. Farsça'da "Sar Zaniş" olan bu kelime, bileşik bir isimdir. Farsça'da "sar" bizdeki deyimiyle "ser", "baş" anlamına geliyor. "Zaniş" ise "vurmak, çarpmak, kakmak" anlamlarına geliyor. Böylece bu iki ismin birleşmesinden "başa kakma" manasına gelen "serzeniş" kelimesi çıkıyor.
Umarım faydalı olabilmişimdir. İmlâ hatası falan varsa affola! "Sobelemek"i de en kısa sürede hazırlarım Kesmeşeker.
Blogosfer'e yeni dâhil olmama rağmen bir çok değerli arkadaşım oldu. Bu arkadaşlardan birisi olan Erdal sağolsun beni mimlemiş. Öncelikle mimlendiğim konulara geçmeden önce hem merak edenler için hem de blogumuzun ana teması olduğu için "mimlemek" ne demek onu inceleyelim. :)
"Mimlemek" blog kullanıcılarının ortaya çıkardığı bir tür "sobelemek" oyunu. Amaç ise diğer blogcu arkadaşını mimleyip onun hakkında daha fazla bilgi sahibi olmak. Lafı daha fazla uzatmadan ben de ebeliğimi savıp başkalarını mimleyeyim.
Bu seferki mimleme konusu "sen ...... olsan, ne olmak isterdin."
1. Yemek olsam ne yemeği olurdum?
Yemek olsam sanırım benim de en sevdiğim yemek türü olan makarna olmak isterdim.
2. Müzik aleti olsam ne olurdum?
Müzik aletleri ile arası fena hâlde bozuk biri olarak cevap veriyorum müzik aleti olsam sanırım 8. sınıfta zar zor çaldığım mandolin olmak isterdim.
3. Araba olsam ne olurdum?
Araba olsam sanırım bir İtalyan malı olan Alfa Romeo olurdum.
4. Aylardan hangisi olurdum?
Adım herkesçe mâlum Recep Hilmi Tufan. Arabî aylardan biri olan Recep ayında doğduğum için ailem Recep ismini koymuş. Ben de eğer bir ay olsam Recep ayı olurdum.
5. Ayakkabı olsam hangisi olurdum?
Ayakkabı olsam lastik bir pabuç olmayı yeğlerdim.
6. Kıyafet olsam ne olurdum?
İnsanları soğuktan koruyan bir nev'i kıyafet olmak isterdim.
7. Renk olsam ne olurdum?
Renk olsam sanırım gözlerimin rengi olan mavi olurdum.
8. Hayvan olsam ne olurdum?
Hayvan olsam Beşiktaş'ımın simgesi olan Kartal olmak isterdim. Kartallar yüksekten uçar.
9. Şu an okuduğum kitabın 187. sayfasında neler var?
Anlamazsınız ama "La costruzione impersonale" ve "il passato prossimo" var. Finallere çalışıyorum.
Buraya kadar mimlemenin ne demek olduğunu ve mimlendiğim konulara cevaplar yazdım. Sıra geldi benim mimlememe. Ben de beni yorumlarıyla destekleyen Gazoz'u, Kabakmeltemi'ni ve Betül'ü mimliyorum. Belki kabakmeltemi cevap yazmayabilir. Çünkü blogu sadece foto üzerine belki de bir karakalem çalışmasıyla cevaplar her şeyi. Belli olmaz ona çok güzel çiziyor.

81 il 81 hikâye projemizde sıra geldi karpuzuyla meşhur, Güneydoğu'nun Paris'i diye isimlendirilen Diyarbakır'a. Diyarbakır'ın bundan önceki isimleri "Amed (Amid), Diyarbekir" idi. Nasıl oldu da Diyarbakır olduğunu merak ediyorsanız Diyarınsesi.org sitesindeki yazıyı aynen buraya aktarıyorum. Bu yazının içinde önceki isimleri hakkında da bilgi sahibi olacaksınız. Buyrun devam edin okumaya:
Diyarbekir'in Diyarbakır olduğu gün
Atatürk'ün Diyarbakır'a gelişinin 70'inci yıldönümü hayli farklı anıldı. Bölgedeki askeri birlikler alışılmadık şekilde "Şehitler ölmez / vatan bölünmez", "Her Türk asker doğar" gibi sloganlar eşliğinde yürüdü. Basın, Sincan'da tankların yürüyüşünden bu yana, ilk kez bir geçit resmine bu kadar geniş yer ayırdı. Elbette içinden geçtiğimiz dönem itibarıyla "askerin jesti" manidardı. Bu vesileyle, Atatürk'ün 70 yıl önceki Diyarbakır ziyaretinden ve kentin tarihini değiştiren bir "jest"inden söz etmek istiyorum bugün...
ATATÜRK "BU HALKIN EVİNDE"
20 yıl sonra, yeniden Diyarbakır'da...
Aslında 1937 gezisi, "Atatürk"ün Diyarbakır'ı ilk ziyareti idiyse de, Mustafa Kemal'in ilk ziyareti değildi.
Gazi son ziyaretten 20 yıl önce Diyarbakır'da görev yapmıştı.
Bölgenin, önce Ermeni tehciri, sonra Rus işgaliyle sarsıldığı, Sovyet ihtilaliyle dalgalandığı, sancılı bir dönemdi.
Mustafa Kemal pencereleri Dicle'ye bakan bir köşkte kalmıştı.
Paşa olduğunu orada öğrenmiş, kendisinde büyük iz bırakan "Allah'ı İnkar Mümkün müdür" kitabını orada okumuş, "kadınların örtünmesi konusunun düşünülmeye değer olduğu" görüşünü ilk kez orada dile getirmişti. (Bkz: "Org. Çalışlar'ın Anıları: Atatürk'le 2,5 Yıl", İ. Çalışlar, Yapı Kredi Y., 1993, s. 137)
Şark'a son seyahat
Diyarbakır'a yeniden geldiğinde ömrünün son yılına girmiş, geri sayım başlamıştı.
Sağlığı iyi değildi.
12 Kasım'da başladığı "Şark seyahati" onu hepten yoracak ve Ankara'ya döndüğü 20 Kasım'da, kendisini ölüme götürecek ilk krizi yaşayacaktı.
O gezide Sivas ve Malatya'dan sonra 15 Kasım'da Diyarbakır için yola çıkmıştı. Kente akşam varacağından "Beyhude merasim yapılmasın" demişti.
Ata 20 yıl sonra ilk kez Diyarbakır'a gelecek ve karşılamaya gelinmeyecekti öyle mi?
Tabii kimse bu emri dinlememişti.
İstasyonda toplanan coşkulu kalabalığın tezahüratını duyan Atatürk, bütün yorgunluğuna rağmen trenden inmeye ve gar binasının terasındaki "Diyarbekir" tabelasının üstünden halkı selamlamaya mecbur kaldı.
Beşeriyetin medeni halkı
O gece Halkevi'ne gitti. Genç elemanlardan kurulu orkestranın klasik müzik konserini izledi.
Konser bitince de şu konuşmayı yaptı:
"20 yıl sonra Diyarbakır'da bulunuyorum. Dünyanın en güzel ve en modern binası içinde, modern, nefis bir müziği dinleyerek... Beşeriyetin medeni bir halkı huzurunda, bu halkın evinde duyduğum zevk ve saadetin ne kadar büyük olduğunu elbette takdir edersiniz. Bunu kaydetmekle bahtiyarım."
Yeni adı Diyarbakır
Konuşmayı heyecan içinde dinleyen şehir ahalisi şaşırdı.
Çünkü Atatürk, şehirlerinin adını bir başka söylemiş, "Diyarbekir" yerine "Diyarbakır" demişti.
Bunu bir dil sürçmesi sananlar, yanıldıklarını çabuk anladılar.
Çünkü hemen ertesi gün, şehrin adı "Diyarbakır"a çevrildi.
Ve bu ad, 10 Aralık 1937 günkü Bakanlar Kurulu kararı ile kesinleştirildi.
Ama hepi topu iki harfin değiştirilmesinden ibaret görünen bu "küçük müdahale"nin ardında, büyük bir dil ve tarih seferberliği vardı.
BİR GECEDE OLUŞTURULAN KURUL
Diyarbakır Sözü Tetkik Komisyonu
"Diyarbekir"in "Diyarbakır" oluşuna dair çalışmalar, Türk Dili dergisinin Haziran 1938 nüshasında özetlenmiştir.
"Diyarbakır Adı Üzerine Çalışmalar" başlıklı bu özet okunduğunda bile "iki harfin" değiştirilmesi için nasıl hummalı bir faaliyet gerçekleştirildiği anlaşılır.
Her şey, Cumhurbaşkanlığı Özel Kalem Müdürü Süreyya Anderiman'ın 17 Kasım 1937'de (yani Atatürk'ün trenle Diyarbakır'dan Elazığ'a geçtiği gece), muhtemelen özel vagondaki sofrada yapılan bir dil tartışmasının ardından, sabaha karşı 03.45'te Ergani'den geçtiği telgrafla başladı.
"Acele" kaydıyla, "Türk Dil Kurumu Genel Sekreteri Bay İbrahim Necmi Dilmen"e gönderilen telgraf, aynen şöyleydi:
"D.Bekir şehrinin isminin etimolojisine dair etüt var mıdır? Esasta bu şehrin ismi 'Bakır memleketi' manasına olan 'Diyarbakır' olması gerektir ve artık bu isimle tanınacaktır. Dil Kurumu'nun bu hususta Tarih Kurumu ile işbirliği yaparak, historik ve lengüistik tetkikatta bulunması emrediliyor. Balıkesir saylavı İsmail Hakkı'nın da mesai birliğine davet edilmesi faydalı olacaktır. Tetkikatın titizlikle yapılmasını ve mümkün ise neticelerin takiben bildirilmesini saygılarımla dilerim."
Üç saatte tetkik
Bu emirden 12 saat sonra Türk Dil Kurumu ile Tarih Kurumu ortak toplantı yaptı.
Toplantıyı açan Prof. Abdülkadir İnan söze, "Aldığım emir üzerine 'Diyarbekir' ve 'Diyarbakır' kelimeleri üzerine ilimizde bulunan mehazlarda araştırmalar yaptım. Aldığım neticenin üç saat zarfında yapılan bir tetkikin mahsulü olduğunu dikkat nazarınıza alarak kusurlarımın affını da önce dilerim" diye başladı.
İnan o günlerde popüler olan "Güneş Dil Teorisi"ne göre "Diyarbekir"in "Bakır Diyarı" anlamında kullanıldığı kanısındaydı.
Şehrin eski adı olan "Amida" sözünün Yakut lügatinde "Bakır sikke" anlamı taşıdığını, "Diyar"sözcüğünün de Yakutça'da "ev" manasına "dier"den geldiğini belirtti.
Pek yüksek bir buluş
Cumhurbaşkanlığı'nın tezini doğrulayan bu buluş, toplantıdakileri sevindirmişti. Diğer üyeler de benzer açıklamalar yaptılar.
TDK Genel Sekreteri Dilmen, durumu Atatürk'ün Özel Kalem Müdürü'ne bildirdi:
"Telgrafınız üzerine hemen iki kurumun buradaki üyeleriyle 22 kişilik bir toplantı yapıldı. Toplantıya katılanlar bu yerlere 'Bakır eli' anlamında 'Diyarbakır' denilmesinin pek yüksek bir buluş eseri olduğu görüşünde" dedi.
Ardından mesele komisyona havale edildi.
"Diyarbakır Sözü Üzerine Tetkik Komisyonu" kuruldu.
Komisyon üyeleri Prof. Hasan Reşit Tankut, Prof. İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Prof. Yusuf Ziya Özer, Prof. Abdülkadir İnan, Ahmet Cevat Emre ve Mükrimin Halil Yinanç'tı.
"İslam gayreti"
Komisyon ertesi gün toplandı. O toplantıda da "Tutulga" (yani zabıt) tutuldu.
Gündem "Diyarbakır adının ilmi durumu" idi.
Uzmanlar, iki gün boyunca konuyu tartıştılar. Çoğunlukla ilk "buluş" doğrulanıyordu:
"'Amid', Türkçe 'bakır' demektir. İslam'dan sonra imlanın verdiği imkan ve halk etimolojisi 'bakır' kelimesini Arap şivesiyle 'Bekir' şekline sokmuş, muahhar coğrafyacıların İslam gayreti bunu 'Bekr-ibni-vail' adına bağlamak gayretini teşvik etmiştir."
Eskişehir'deki "Kalemi Mahsus Müdürü" gelişmeleri yakından izliyordu. TDK'ya "çok tez" kaydıyla şu telgrafı çekti:
"'Bekr İbn-i Vail' ile 'Bakır, ebin, avıl' sözlerini karşılaştırarak elde edeceğiniz anlamı Ankara'ya vardığımızda bize bildirmeniz..."
"'Bakıreli' desek?"
Komisyon 19 Kasım günü işini bitirdi ve şu karara vardı:
"'Diyarbakır' kelimesinin 'bakır' anlamına gelen eski Türkçe 'amiday' tercümesi olduğuna tetkikler neticesinde tam kanaat hasıl olmuştur. İlkin 'bakır diyarı' anlamıyla 'Amiday' denen bu yerlere sonradan gelen Türkler, bu eski Türk sözünü 'bakıreli' manasıyla 'Diyarbakır' şekline koymuşlar ve bu söz de sonradan Arap dili gayretiyle ve avam etimolojisiyle 'Diyarı Bekir' şeklini almıştır."
Prof. Uzunçarşılı, kentin adı "Diyarbakır"a çevrilse de halk ağzında yine "Diyarı Bekir" kılığına girme ihtimalinden söz etti:
"Nasıl 'Tunceli' diyorsak, buraya da 'Bakıreli' diyelim" dedi.
"Bu temenni ve mütalaaların Ulu Önder'in Ankara'ya avdetlerinde ağızdan arzı muvafık görüldü."
Gerçekten de tetkikin sonucu, 20 Kasım gecesi Ankara'ya gelen Atatürk'e daha istasyonda haber verildi.
Ata'nın koyduğu isim böylece, onun acilen toplantıya çağırdığı dil ve tarih bilginlerince de tescillenmiş oluyordu.
O günden sonra Diyarbekir, "Diyarbakır" diye anılacaktı.
Haftasonunda blogumun asıl teması dışında Blogger kullanıcıları için faydalı olabilecek bir kaç eklenti hakkında blogumda yer vermiştim. Ben gene "Kelimelerin Soyağacı"na geri döneyim. Arada gene böyle konulara yer vermeyi düşünmüyorum değil yani.
Bu yazımda bahsedeceğim kelime daha doğrusu deyim "ti'ye almak" deyimi. Hepimizin kullandığı en kibar anlamı alay etmek manasına gelen, daha da ağır anlamlar yüklenmiş olan bu deyim sizce nereden gelmiş olabilir?
Bunun cevabını ben de sevgili Bisgen sayesinde öğrendim. Bisgen gene kaynak olarak Sunay Akın'ın Çınar Yayınları'ndan çıkan Önce Çocuklar ve Kadınlar isimli eserini gösteriyor. Bu kitabın 260. sayfasındaki bilgileri aynen buraya yazıyorum:
"Bir denizaltının gemilerin birbiri ardına sıralandığı bir konvoya, iskele ya da sancak tarafından cephe oluşturmasıyla “T” harfi çıkar ortaya. Böylesi bir konum sonrasında denizaltı için tüm gemiler avlanacak keklik gibidir. Denizcilik dilinde bu duruma “ti’ye almak” denir."
Bildiğiniz üzere en fazla değindiğim nokta illerin isimlerinin nereden çıktığı konusuydu. Ancak dün aldığım bir eleştiri üzerine harmanlama bir şekilde devam edeceğim yazmaya. Ben de böyle bir şey düşünüyordum zaten. Ancak beni tetikleyen de Okyanustaki Rüzgar'ın eleştirisi oldu.
Teşekkürlerimi sunuyorum buradan. O zaman bugün sevgili Bisgen'in önerdiği bir deyimden bahsedeyim. Böylece harmanlamaya başlamış oluruz.
Biliyorsunuz şu anda kullandığımız bir çok deyimin de bir ortaya çıkış hikâyesi var. Bundan sonra deyimler konusuna da ele alacağımı buradan bildireyim. İşte ilk deyimimiz "cemaziyülevvelini bilmek" deyimi. Herkesin bildiği üzere bu deyim bir kimsenin geçmişini, sırlarını yani kirli çamaşırlarını bilmek anlamında sıkça kullanılan bir deyim. Buyrun bir takvim yaprağında okuduğum bu deyimin hikâyesi aynen şöyle:
Eskiden resmi daireler de ve şer'iye mahkemelerin de şimdiki gibi bir dosyalama ve kayıt sistemi yoktu. Her ayın evrakı bir torbaya konur,bu torbaların üzerine,ait oldukları ayların isimleri kırmızı mürekkeple yazılır ve duvarda ki çivilere sırası ile asılırdı.
Sene sonunda 12 tane oldu mu,evrak mahzenine kaldırılırdı...
İşte böyle bir evvel zaman resmi dairesinde,katiplerden birisi,eski yıllara ait torbalardan bir kaç tane alarak evine götürmüş ve kendisine don fanila falan yaptırmış.
Ancak,torbaların üzerinde ki kırmızı yazılar,yıkamakla çıkacak cinsten değilmiş.
Bir gün hamama giden katip,orada daire arkadaşlarından birisi ile karşılaşmış.Soyunma odasında elbiselerini çıkarırken arkadaşı,bizim katibin iç donunun tam arkasına gelen yerde,kırmızı mürekkeple yazılı "Cemaziyülevvel" yazısını görünce işi anlamış fakat çaktırmamış.
Aradan yıllar geçmiş,bu katip yükselmiş müdür olmuş ve eski kalem arkadaşlarına tepeden bakmaya başlamış.Hamamda rastladığı arkadaşı da onun yanında çalışıyormuş...
Bir gün aralarında bir tartışma çıkmış ve haksız yere arkadaşının gururu ile oynamış.Artık sabrı kalmayan arkadaşı:
"Haydi canım sende, kime caka satıyorsun?..Ben senin cemaziyülevvelini bilirim...!" demiş.

Ya her yazıma başlamadan önce acaba nasıl giriş yapsam diye düşünüyorum. Her defasında "Evet bu yazımda da..." diye başlamaktan ben de siz de sıkıldınız galiba. Bi önerisi olan varsa yorum kısmına yazarsa sevinirim.
Bildiğiniz üzere 81 il 81 hikâye projemiz vardı. Bugün projemizin ilk çeyreğini tamamlamış olacağız. Sırada 20 numaralı plakasıyla Denizli var. Denizli ismini kökeni hakkında da çeşitli görüşler ortaya atılmıştır. (Şunu da belirteyim ben sadece şu anda kullanılan ismin kökenini inceliyorum. Ondan başka isimler de kullanılmış olabilir ama orası beni ilgilendirmiyor. Meselâ; Denizli'ye daha önce Ladik falan da denmiş. İşte burası beni ilgilendirmiyor. Ben sadece günümüzdeki ismin nereden veya nasıl bu hâle geldiğini yazıyorum.)
Yukarıda da bahsettiğim üzere Denizli'ye tarihte çeşitli isimler (Laodikeia, Ladik gibi) verilmiştir. Ancak eski yazılı eserlerde en fazla rastlanılan isim "Tunguzlu", "Tenguzlug" ve "Tonguzluk" gibi isimlerdir. "Tengiz" kelimesi eski Türkçe'de "deniz" demektir. "Tunguzlu" ise bugünkü imlâsıyla "denizli" demektir. Netice olarak Denizli adı, "Tenguzlu" ve "Tunguzlu" kelimelerinin zamanla ağızdan ağıza, Denizli kelimesi haline gelmesinden bugünkü şeklini almıştır.
Bugün bu blogumda dolaşırken farkettim. Yarın bu blogumun birinci ay dönümü. Nice aylara ve yıllara :)

Şimdi de sıra geldi Çorum'a. Çorum deyince aklıma direk Çorumlu Shrek geliyo nedense. Adamlar güzel iş yapmışlar ama. Çorumlu Shrek'i açıklamama gerek yok sanırım herkes biliyordur.
Neyse işte bu leblebisi ile meşhur olan Çorum'un isminin kökeni hakkında 3 ayrı rivâyet bulunmakta.
1. MÖ 3. yüzyılda Avrupa'da Anadolu'ya geçerek şimdiki Çorum, Sivas, Yozgat arasına yerleşen Galat topluluklarının adı olan TROKMU sözcüğünden gelmiştir. Trokmu oymağı Hitit İmparatorluğu'ndan kalma başkent olan Hattuşaş (Boğazköy) yöresine yerleşmiştir. Trokmu sözcüğü zamanla TOROKMU'ya daha sonra da ÇORUMLU'ya dönüşmüştür.
2. MÖ 90-80 yıllarında Pontus Krallığı'na bağlı olarak Kapadokya valiliği yapan Gordios'a dayanmaktadır. Gordios'un yönetimi sırasında Gordiana denilen bölge Gordios'un yönetiminden sonra da uzun süre aynı adı taşıdı. GORDİANA, GORDUM'a, zamanla da ÇORUM'a dönüşmüştür.
3. Eski Yunan kaynaklarında Çorum'un adı NICONIA (NİKONYA) olarak geçmekteydi. Bizans döneminde de EVKAİTE diye geçmekte idi. 1072 Malazgirt Savaşı ile ÇORUMLU olan vilayetimizin ismi 16. yüzyılın sonralarına doğru (LU) ekinin kaldırılması ile ÇORUM olarak kalmıştır.
Yukarıdaki bilgilerden aklıma en çok yatanı 1. rivâyet. Her zaman söylüyorum gene söyleyeyim dedim.

Bu yazımda da illere bi ara verip sevgili Bisgen'in katkı olması için gönderdiği bir başka kelime olan "şey"den bahsedeyim.
Biliyorsunuz biz "şey"i cümlenin bütün öğeleri yerine koyuyoruz. Bazen yüklem yapıyoruz "Seni şey yaparım" örneğinde olduğu gibi, bazen özne yapıyoruz "Şey geldi" gibi, bazen de sadece "şey" olarak kullanıyoruz ki bu da çoğunlukla olumsuz/erotik/argo anlamlar ifade ediyor. Bu "şey"i bu kadar kullanmamızın çeşitli sebebleri yok değil. Toplum içinde konuşmaktan âciz isek veya kelime hazînemiz zayıf ise, fazla kitap okumuyorsak her cümlemizde bir "şey" veya "ııııı" (düşünme ünlemi var ya hani TV'de sık sık rastladığımız) eksik olmaz.
Neyse daha fazla uzatmadan bu kadar çok kullandığımız "şey"in nereden geldiğini yazayım. Amin Maalouf'un Semerkant isimli eserinde bahsettiğine göre "Ömer Hayyam, küp denklemleri ile ilgili ciddi bir eser yazmaya koyuldu. Bu cebirsel denklemin bilinmeyenine, Arapça "şey" diyordu. Bu sözcük İspanyolca yapıtlarında Xay diye yazıldığından, zamanla X biçimi alacak ve bilinmeyeni göstermekte kullanılan evrensel X harfine dönüşecekti." (Amin Maalouf, Semerkant, s.34)
Tekrar teşekkürler katkın için Bisgen...

Mâlumunuz üzere projemizdeki sıradaki ilimiz Çankırı. Çankırı kelimesini merak eden dünden beri yorumlarıyla katkı sağlayan Gazoz nickli arkadaşımıza da bi yararı olur umarım yazdıklarımın. Daha fazla uzatmadan ben yazıma geçeyim.
Çankırı isminin nereden geldiği hakkında iki tane farklı yorum bulunmakta. Bunlardan birisine göre Çankırı, İlk çağda Gangra Kalesi'nin eteginde kuruldu. (Bu kale hâlâ mevcut mu bilmiyorum) İsmini işte bu Gangra Kalesi'nden almış olduğu söyleniyor.
Başka bir rivayete göre ise Çankırı'ya "Gankıra" deniliyordu. Bu da tiftik keçisi anlamına geliyor.Çünkü Çankırı'da tiftik keçisi o zamanlarda çok yetişirmiş. Gankırı sözcüğü Osmanlılarda Kengiri diye söylenir olmuş. Osmanlılarda Çankırı, "Kengırı Sancağı" olarak isimlendirilmiş. Cumhuriyet döneminde Ahmet Talat Onay'ın önergesi ile meclis "Kengiri" ismini değiştirerek Çankırı ismini vermiştir.
Her zamanki gibi aklıma yatan hikâyeyi söyleyeyim ben. Bence 1. şık yani "Gangra Kalesi'nden gelmiş olması daha mantıklı. Neyse bu benim fikrim sadece. Zaten tarihî şeylerde kesinlik yoktur. Her an değişebilir başka bir bulguyla.
Yılın ilk yazısını da yazmış oldum. Herkese iyi bloglamalar bu yılda da...
Son Yazılar
- Nargile Kelimesinin Kökeni - 21.Tem.2008 - noreply@blogger.com (kabakmeltemi)
- Siyasilerin Dili - 19.Tem.2008 - noreply@blogger.com (Recep Hilmi Tufan)
- Türk Dili Hakkında Birkaç Düşünce - Lahmacun ve Sehpa Kelimeleri - 15.Tem.2008 - noreply@blogger.com (karazade)
- Çizmeyi Aşmak Deyiminin Hikayesi - 11.Tem.2008 - noreply@blogger.com (karazade)
- Kaya Apa'nın Köyü; Kayapa - 10.Tem.2008 - noreply@blogger.com (kalemkeş)
Yazarların Bloglarından
-
*Hava keskin bir kömür kokusuyla dolar,* *Kapanırdı daha gün batmadan kapılar.* *Bu, afyon ruhu gibi baygın mahalleden,* *Hayalimde tek çizgi bir sen kalmı...4 saat önce
-