Çanakkale İsminin Kökeni  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:


81 il 81 hikâye projemize son hız devam ediyoruz. Sıra geldi 17 numaralı plakaya sahip olan Çanakkale ilimize. Çanakkale ismi tamamen Türkçe bir isim olduğu için menşei de herkes tarafından kolayca bilinir veya tahmin edilebilir.

Bölgede eskiden çok gelişmiş olan çanak-çömlek zanaati ile bölgenin simgesi hâline gelmiş olan Kale-i Sultaniye'nin birleşmesiyle Çanakkale ismi ortaya çıkmıştır. Türk Dili'nde bileşik isim dediğimiz bir kelimedir.

Ancak Çanakkale'nin ismi Cumhuriyet Dönemi'nden önce bugün Çanakkale'nin bir ilçesi olan Biga'ydı. Ama günümüzde Biga, Çanakkale'nin ilçesi durumundadır.

"Sıracalı" Ne Demek?  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan

Blogumun müdavimlerinden ve beni de kendi bloguna ortak yapan Sultanik'in ninesi(Anneanneyi kullanmayı sevmem. Saçma geliyor. Bir de zor geliyor baksanıza "anneannesi" olacaktı ninesi yazmasam) kendisine "Sıracalı" demesiyle krize girdiğini kendi blogundaki şu yazıda okumuştum. Kendisi de benden "Sıracalı" kelimesinin anlamını araştırmamı istedi. Benim için bir zevk tabiki hemen araştırdım ve yazdım. Tabi bu pek soyağacı kısmına girmiyor sadece anlamını yazacağım.

"Sıracalı" kelimesinin esasında iki anlamı vardır.

1.Sıraca kelimesine tıp dilinde "scrofula" denir. Bir çeşit kronik deri veremidir. Nedeni, boyundaki lenf bezlerinin veremidir. Daha ziyade boyun bölgesinde ve yüzde acısız şişliklerle ortaya çıkar. Bir süre sonra patlayan bu şişliklerden irin akar.

2. Sıraca, Adıyaman ilinin Kahta ilçesine bağlı bir köydür.

Buradan yola çıkarak sıracalı kelimesi 2 farklı anlama gelmektedir. Birinci anlamı hastalıklı, solgun; ikinci anlamı ise Sıraca köyünden demektir.

Ancak günümüzde mecazî olarak laubali ve gereksiz anlamında da kullanılmaktadır.

Buradan anlıyoruz ki Sultanik Adıyamanlı olmadığı :) ve de hasta olmadığı için, Sultanik'in ninesi Sultanik'e "laubali" veya yaşadığı olaya bağlı olarak "kibar, entel" demek istemiş.

Sizin de merak ettiğiniz kelimeler varsa sorabilirsiniz. Gerek kökenini gerekse anlamını araştırabilirim.

Bursa İlimizin İsminin Kökeni  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:


81 il 81 hikâye projemizde şimdi de sıra geldi iskenderiyle meşhur Bursa'ya. Bursa'ya küçükken gitmiştim Ulu Camii'yi falan ziyaret ettiğimizi hatırlıyorum. Neyse ben Bursa kelimesinin nereden geldiğini, etiomolojisini yazayım hemen. Zaten fazla uzun bir yazı olmayacak. Kesin belli olan bir kökeni var çünkü Bursa'nın.

Bursa'daki ilk yerleşimler M.Ö. 4000'li yıllar olduğu kalıntılardan saptanmış. Bu yıllarda bölgeye Mysia denilmekte imiş. Günümüzde ise Mysia ismini hatırlatan iki tane yerleşim yeri var: Misi(Gümüştepe) ve Misebolu.

Tam olarak bugünkü Bursa adı ise bölgeye hâkim olan Bitinyalılar'ın kralı Prusias'tan gelmektedir. Bu Prusias adı ise zamanla Prusa ve daha sonra da bugünkü hâli olan Bursa'ya dönmüştür.

Bitinyalılar hakkındaki bilgiye buradaki Bitinyalılar linkinden ulaşabilirsiniz.

"Gibi"deki Nal Sesleri  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:

Bugün söz verdiğim bir şeyi yazmak istiyorum. Sağolsun Blograzzi'deki profilime bloguma koymam için çeşitli kelimelerin etimolojisini yorum olarak göndermiş Bisgen. Ben de ona en kısa sürede koyacağım demiştim. Sırasıyla hepsini koyacağım buraya...Tekrar çok teşekkürler Bisgen...

Bisgen'in ilk gönderdiği kelime "gibi" kelimesi. Kendisi kaynağıyla beraber göndermiş ben de verdiği kaynaktan araştırdım ve buraya olduğu gibi yazacağım.

Verdiği kaynaktan başka hiçbir yerde "gibi" kelimesiyle ilgili bir bilgi yok.(Tabi benim gibi oradan alanlar hariç)Sunay Akın'ın Çınar Yayınları Önce Çocuklar ve Kadınlar sayfa 22'de ve Cumhuriyet Gazetesi'nin 08.01.2006 tarihli köşesinde bahsettiğine göre:

"Türkler otomobillerinden önce atlarına düşkündüler! Öyle ki, atımız öldüğünde derisini yüzer ve içini samanla doldururduk. Yani, ayrılmak istemezdik bu sadık dostumuzdan. Orta Asya''da yaşadığımız yüzyıllar öncesinde, içi saman dolu at heykellerine ''kipi'' derdik. Bu sözcük, Türkçemizde ''gibi'' ye dönüşerek, dörtnala koşmaya devam etmektedir."

Yukarıda da okuduğunuz gibi "gibi" kelimesi tamamen farklı bir anlam ifade eden "kipi" kelimesinden türemiş. Aslında bana sorarsanız aklıma pek yatmadı. Aralarında bir anlam birliği bile yok. Her zaman dediğim gibi yazdıklarım kesin doğru diye bir şey yok. Ama Sunay Akın gibi biri yazdıysa doğrudur da diyorum içimden...

"Burada Dur" Burdur  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:


Eveeet sıra geldi Burdur'a. Sanırım oldukça uzun bir yazı olacak çünkü Burdur hakkında tam 7 tane hikâye var. Ama hepsi de kökün aynı yerden çıktığını gösteriyor. Tabi hepsi yukarıda da dediğim gibi hikâye yani bilimsel bir şey yok. Anadolu gibi uydurmaca hikâye mi onu da bilmiyorum. Ben bütün rivâyetleri paragraflar hâlinde veriyorum. Aklınıza en çok yatan hangisiyse onu seçin. Sadece hikâyeler farklı...

İlk rivâyetimize göre 1071-1100 yıllarında Türkmen boyunun Kınalı aşireti doğrudan Psidia'ya gelerek "Polydorion" ismi ile anılmakta olan Burdur'a yerleşir ve diğer Türk boyları gibi çadır hayatı yaşamaya başlar. Civara yerleşmiş başka bir aşiretin beyi, Kınalı aşiretini ziyarete gelir ve yaklaşık 200 çadırın düzenli yerleşimi karşısında çok etkilenir. Duygularını "Ne güzel tirkemiş, ne güzel tirkemiş" sözleri ile ifade eder. Bu söz aşiret halkının dilinden düşmez ve "Tirkemiş" yeni yurdun adı olur. Çay kenarındaki düz alanda kurulan Tirkemiş sel baskınlarından ve çevresindeki bataklıklar nedeniyle de sıtmadan etkilenirler. Aşiret reisi aile reislerini de yanına alarak yeni yer aramaya başlarlar. Yine çay kenarında Alan Pazarı mevkiinin yeni yerleşim merkezi olarak uygun olduğuna karar verilir. Aşiret reisi aile reislerini "Sen burada dur!, sen burada dur!" diyerek yerleştirir. "Burada dur" sözü zamanla aşiret halkı arasında "Burdur" olarak telaffuz edilmeye başlanır.

Diğer bir rivâyetimize göre ise Burdur'un ilk sakinleri, yerleşmek için yer ararlarken, içlerinden bir heyet, münasip bir yer bulmak için bazı denemelere girişirler. Ellerine bir ciğer alarak, göl kıyısına bırakırlar ve ikinci gün bakarlar ki, ciğer kokuşmuş. Başka bir ciğeri bugünkü bağ ve bahçelerin bulunduğu yere koyarlar ve bu ciğerde, üç gün sonra kokuşur. Buranın da yaşamaya elverişli olmadığını gören heyet, bu defa ciğeri bugünkü Ulu Cami'nin bulunduğu yere koyarlar. Ciğer burada sekiz günde kokuşur. Bu olay üzerine en sıhhi ve elverişli yerin burası olduğunu anlayarak, "Burada durulur" derler. Bunun üzerine şehrin adı "Burdur" olur.

Rivayete göre Selçuklular, Anadolu'yu ele geçirip Konya'yı başkent yaptıkları sırada, Selçuklu Sultanı bir düş görür. Düşünde atalarından biri ona; "Er geç bu toprakların tümü senindir. Yarından tezi yok, atını güneybatıya sür. Biz sana dur deyinceye kadar ilerle!" der. Sultan atına atlar, yollara düşer. Pek çok yeri ele geçirir. Bir gün ilerlerken "Burada dur" diye bir ses duyar. Düşünü hatırlayarak durur. Durduğu yerde bir kasaba kurulur. Adı da "Burada dur"dan esinlenerek "Burdur" olur.

Halk arasında anlatılan bir rivayete göre de, Horasan'dan Anadolu'ya göç eden bir Türkmen aşiretinin âmâ, yaşlı reisi vardır. Aşiret, şehrin şimdiki bulunduğu yere geldiğinde yaşlı reis oğluna seslenir: "Oğul burnuma güzel kokular gelir. Anlaşılan burası hem sulak, hem de bağlık bir yerdir. Burada dur, burada ilini kur!" der.Bu yerin adı da zamanla "Burdur" olarak değişir.

Osman Gazi dönemine ait bir rivayete göre ise; Burdur şöhretli bir devlet ileri geleninin ismidir. Burdur yöresi o güne kadar "Türkmen Halis" ismiyle anılmıştır.Burdur'un Osmanlı Devleti hakimiyeti altına girmesi ile Osman Gazi'nin hizmetinde ve soylu bir kimse olan "Burdur" ismindeki zatın ismine izafeten, ele geçirilen şehre "Burdur" ismi verilmiştir.

Osmanlı Devleti dönemiyle diğer bir rivayet de Yavuz Sultan Selim Han dönemine aittir. Osmanlı şehzadelerinden Korkut Han'ın biraderi Yavuz Sultan Selim Han saltanat kavgaları dolayısıyla Teke Beyi Kâsım'ı takip kumandanı olarak Burdur'da olduğu bilinen Korkut Han'ı yakalatmak için gönderir. Teke Beyi Kâsım halkı hâlen "Sultan Ere (Sultan Nerede?)" ismiyle anılan derede toplar ve halka Korkut Han'ın nerede olduğunu sorar. Halkta cevap olarak "Buradadır" der. "Buradadır" sözü zamanla "Burdur" olur.

Burdur kelimesinin "Bordür"den geldiği söylenir ki, bor bir nevi tarf ve topraktan müteşekkil bir saha olması itibariyle, civardaki Uluborlu ve Keçiborlu taraflarındaki halk Burdur ve civarını kastederek "orası da bordbordur" yani "buralar gibidir" şeklinde bir ifade kullanmışlardır. Bu söyleyiş zamanla "Burdur" şekline dönüşmüştür.

Sirkeci ismi nereden gelmektedir?  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:


Her zaman yaptığım gibi biraz önce de blogun en altında bulunan "Kim Nereden Gelmiş" eklentisine baktığımda birisinin Google'da "Sirkeci ismi nereden gelmiş" diye bir arama yaptığını gördüm. Belki bu arkadaş gibi başkaları da merak eder diye hemen araştırıp bloguma koymak istedim. Ancak ne online sözlüklerde ne de matbu sözlüklerde herhangi bir bilgi bulamadım. Bilen varsa yorum olarak yazarsa çok sevinirim.

Büyük bir ihtimâlle sirke satan biri veya birilerinden gelmiş bir isim ancak tam olarak bir hikâyesi vardır diye tahmin ediyorum. Eğer tekrar görüşme fırsatım olursa Osmanlı Devlet Arşivleri'nde çalışan bir abim var ona soracağım. O kesin bilir. O zamana kadar belki blogculardan da bilen çıkar diye tahmin ediyorum.

Bilenler bilmeyenlere öğretsinler lütfen!

Bolu İsminin Kökeni  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:


Dün gece şöyle bi yazdıklarıma baktım da 81 il 81 hikâye projemi unutmuşum. Unutmadım da başka şeyler yazmaktan sıra gelmedi bi türlü. Neyse en son Bitlis'i yazmıştık sıra geldi Bolu'ya. "Bolu Beyi"ni kızdırmadan hemen yazayım.

Bolu hakkında fazla bir bilgiye ulaşamadım. Ulaştığım tek bi tane bilgi var. Bütün kaynaklar aynı şeyden bahsettiği için sanırım doğru bir tespit. İki bin sene önce bölgeye hâkim olan Bitinyalılar Bolu'ya burayı kuran komutanlarının da adı olan "Claudio" şerefine"Claudio Poli" yani "Claudio Kenti" ismini vermişler. Daha sonra Türkler'in eline geçtiğinde sanırım şive dolayısıyla "Bolu" diye anılmaya başlanmış ve günümüze kadar da "Bolu" olarak kalmış. "Claudio" ise söylenmez olmuş.

Zaten Latince "Polis" "şehir, kent" demek. Anlıyoruz ki "Bolu"nun da kökeni Latince'ye dayanıyor...

Kumbara Kelimesi Hakkında  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:


Daha önceki girdilerimde hep söylüyordum eğer aklınıza takılan kelimeler varsa sorun ben de araştırayım diye. Böylece hem sizin merakınızı gidermiş oluyorum, hem boş vakitlerimi değerlendiriyorum, hem ben de birşeyler öğreniyorum hem de size faydalı oluyorum. ( Bu "hem hemler" bitmez.)

Mavimantar nickli arkadaşımız ben memleketteyken "kumbara" kelimesini sormuştu. Ben de İstanbul'a dönünce araştırıp yazacağımı söylemiştim. Hemen de araştırmaya başladım zaten.

Ortaya çıkan sonuca göre "kumbara" kelimesi Türkçe'ye Farsça "xumbara" dan geçmiş. "Xumbara" Farsça'da "küçük küp" demek. Biraz daha kelimenin detayına inersek "xum" Farsça'da "küp" demek. "Bara" kelimesi de anladığınız üzere "küçük" anlamında kullanılıyor.

Mavimantar, umarım faydalı olmuştur. Neymiş? "Kumbara", "kum gibi para"dan gelmiyormuş. :) Aslında ufaklıkları kandırmak için kullanılabilir bu ifade. Eğer paranı kumbarada biriktirirsen kum gibi paran olacak falan diye...

Bir Tren Yolculuğu  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:


Evet 4-5 günlük bayram ziyaretinden bugün döndüm. Şu an İstanbul'dayım yani. Dün gece 2'de İçanadolu Mavi Treni'ne bindim Afyon'dan. Normalde saat 1'de gelmesi gereken tren 2'de geldi. Her ne kadar bilet üzerinde planlanan varış saati 09:09 yazsa da benim Haydarpaşa'nın o meşhur kapısında görünmem saat 11'i buldu. Yani 2 saat tehirli geldi tren. Gerçi alıştım artık trenlere. İstanbul'da da okula giderken Zeytinburnu'ndan Yenikapı'ya kadar banliyö trenine biniyorum. Memlekete gidip memleketten gelirken de treni tercih ediyorum. Bana göre hem daha rahat hem de daha ucuz. Öğrenci işi yani :)

Trende gelirken müthiş bir Türk zekasıyla karşılaştım. Abimin teki 2 çocuğuyla İstanbul'un yolunu tutmuş. Hanımıyla çocukları çiftli koltuklarda, abim de ayrı bir koltuk da oturuyodu. Sanırım yenge biraz sıkıldı, dar geldi oturduğu yer veya çocukların sıkışmasına razı olamadı ki babayı çağırdı. Abim de kız çocuğunu aldı bagajların konduğu üst bölmeye yatırdı. Sanırım daha önce de yattığı için kız hiç ters tepki vermedi. İstanbul'a kadar da mışıl mışıl uyuyarak geldi. Açıkçası imrendim kıza ya onun yerinde yatmak isterdim. Fotoğrafını çekmek istedim ama net bir görüntü elde edemedim. İşte Türk aklı ne dersiniz?

Blogumuzun teması biliyorsunuz kelimelerin kökeni ile ilgili. Herhangi bir kelimenin menşeini yazmadan geçmek de istemiyorum. O yüzden yukarıda geçen "tren" ve "bagaj" kelimelerini incelemek istiyorum.

"Tren" herkesin de bildiği gibi Batı dillerinden geçme bir kelimedir. Batı dillerinin çoğunda "train" olarak kullanılır.

"Bagaj" kelimesi ise ülkemizde İngilizce populer olmadan önce en çok bilinen ve kullanılan dil olan Fransızca'dan geçmiştir. Fransızca yazılışı "bagage" olan kelimenin okunuşu "bagaj" şeklinde olduğu için dilimize de yerleşmiştir.

Bayramınız Mübarek Olsun!  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:


Farkındayım biraz geç kaldım bayram tebriğinde ama ne yapayım memleketime geldim ve ancak vakit bulabildim bilgisayar başına geçmek için. Bugün yollar çok kalabalık herkes ne yazık ki Antalya'dan tatilden dönüyo. (Afyon'un yol üstünde olan bir kasabasında olduğum için bu izlenimlerimi aktarıyorum) Büyüklerini ziyaret eden, akrabalarının bayramını kutlayan çok az.


Neyse benim derdim bu değil. Ben gene işimi yapayım da "bayram" kelimesinin etimolojisine bakayım. Bayram kelimesinin kökü kesin olarak belli değilmiş. Eski Türkçe bir kelimeymiş. Eski Türkçe'de "bardam" şeklinde kullanılırmış. Rusça'ya, Balkan ve Kafkas dillerine de geçmiş, o dillerde de var olan bir kelime yani.


Sözlüğe baktığımızda "milletçe sevinç içinde kutlanan, dînî ya da millî bir anlam taşıyan kutsal gün" yazıyor. Ama ne yazık ki millî bayramlar da dinî bayramlar da "milletçe" kutlanmıyor bence.


Neyse yaram derin konuşup da blogun amacının dışına çıkmayayım. Hadi herkese hayırlı bayramlar tekrar...

"Kahve Altı" "Kahvaltı"  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:


Biraz önce blogumun altında yer alan "Kim Nereden Gelmiş?" eklentisine baktığımda bi arkadaşımızın "kahvaltı" kelimesini arattırdığını gördüm. Tabiki bulamadı çok mahcup oldum utandım hemen araştırıp yazmaya başladım. Arkadaşlar eğer merak ettiğiniz kelimeler varsa, araştıracak vaktiniz de yoksa yorum olarak yazın ben araştırıp yazayım. Hem benim için de bir kaynak olur.

Evet gelelim "kahvaltı"ya. Çoğumuz biliyodur "kahve altı"ndan geldiğini. Eski topraklar diye bahsettiğimiz dedelerimiz acı bir kahve içmeden önce mutlaka bir şeyler atıştırırmış. Onun için "kahveden önce yenilen" anlamına gelen "kahve altı" denirmiş. Sonraları ise söylenmesi daha kolay olduğu için "kahvaltı" olarak geçmiş dilimize.

Eğer bu anlatımımdan bir şey anlamadıysanız işin gramatiksel yönüne bakalım. Buna Türk Dil Bilimcileri "ünlü erimesi" diyor. Yani iki ünlü olan "a" ve "e" kelimesi karşılaşıyor. "a" sesi "e" sesinden daha kuvvetli olduğu için "e" sesini eritiyor.

Umarım anlatabilmişimdir. Bence siz "kahve altı" yapmayın "çay altı" yapın daha sağlıklı...

"Suhulet" geri döndü  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:


Bugün Arefe Günü olması münasebetiyle Karacaahmet Mezarlığı'na kabir ziyaretine gittim. Zeytinburnu'ndan trene binip Sirkeci'de indim. Sirkeci'den Harem'e geçmek için araba vapurları kullanıyoruz biliyosunuz. Benim gidişte ve dönüşte bindiğim araba vapuru o meşhur "Suhulet" idi.

Bunları niye anlattım merak edenler vardır. Sözü "Suhulet"e getirmek istiyorum. "Suhulet" dünyanın ilk araba vapuru. Şirketi Hayriye olarak bilinen bugünkü Deniz İşletmeleri'nin başına geçen Hüseyin Hâki Efendi boğazın iki yakası arasında insan, yük ve araba taşıyacak bir vapur tasarlar. Tasarladığı vapuru 3 Türk'e(Kim olduklarına dair herhangi bir bilgi yok) sunuyor onlar da biraz daha kafa yorup "Bu öyle bir şey olsun ki, düz ve alçak güvertesinin her iki ucunda rampalar bulunsun... Arabalar, faytonlar bu rampaları kullanarak vapura binsin ve dönmeden karşı taraftan karaya çıksın..." Diye güzel bir proje çiziyorlar. Daha sonra İngiltere'de imal ediliyor yandan çarklı Suhulet. 1871 yılında Sirkeci-Harem arasında seferlerine başlıyor. 1958 yılında ise sulardan uzaklaştırılıyor. İstanbul'da yaşayanlar bilir 12 Aralık'ta tekrar boğazın sularına bırakılıyor. Suhulet'in gelmesiyle İDO'nun günlük araba taşıma kapasitesi 3500'den 15000'e çıkacağı söyleniyor.

"Suhulet"in kelime manası "kolaylık" demek. Yani etimolojik olarak düşünürsek karşıdan karşıya geçişi ve trafiği kolaylaştırdığı için bu isim verilmiş. Umarım bundan sonra da İstanbul trafiğini rahatlatır.

Bitlis ismi nereden geliyor?  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:


Evet şimdi sıra geldi Bitlis'e. Bitlis hakkında baya uzun bir hikâye olduğu için alta alıntı yaptım. Kendim yazmaya kalksam bayağı bi vaktimi alacaktı. Ama kendimi de illâ yazmak zorunda hissediyorum nedense. Sadece alıntı yapıp koymak hoşuma gitmiyor. Ben küçükken Bitlis'i şu böcek olan "bit"le alâkalı sanıyordum. Meğer değilmiş. Ha bitle alâkalı ama böcek olan bitle değil. Bitin başka bir anlamı varmış eski dilde onunla alâkalıymış. Neyse buyrun okuyun artık.

Bitlis’in günümüzde kullanılan isminin nereden kaynaklandığı kesinlikle bilinmemektedir. Bitlis tarih boyunca değişik isimlerle anılmıştır. Asurlular Bit-Liz, Persler ve Yunanlılar Bad-Lis veya Bad-Lais, Bizanslılar Bal-Lais-on, Babaleison veya Baleş, Araplar Bad-Lis, Ermeniler Pageş veya Pagişi olarak kullanmışlardır. Asur dilinde Bit kelimesi yurt, Bet kelimesi kale manasında kullanılmış, Bit-Liz demek Liz’in Yurdu, Bet-Lis demek ise Liz’in Kalesi manasına gelmektir.

Bitlis ismiyle ilgili olarak tarihçilerin ittifakla üzerinde durdukları olay şöyledir:

M.Ö. 336 yılında Makedonya kralı II. Filibe ölmüş, yerine Büyük İskender kral olarak geçmiştir. (Şerefname’de Makedonyalı büyük İskender’in, peygamber olarak bilinen İskender Zülkarneyn olduğunu iddia etmektedir. Zülkarneyn “iki boynuz” manasına geldiğinden, Zülkarneyn’in sürekli doğuya hareket ettiği ve 31 yaşında öldüğünden dolayı büyük İskender olduğunu savunmaktadır. Büyük İskender’in de anlında boynuz halinde iki et yumrusu çıktığı, doğuya seferler yaptığı ve 30 yaşlarında öldüğünden dolayı aynı kişiler olduğunu tezi ileri sürülmüştür. Ancak bu fikirler bugüne kadar ispat edilememiştir.) Babil’i işgal eden İskender, ordularıyla beraber Hindistan seferine çıkmayı kararlaştırmıştır.

Bu arada İskender’in anlında boynuza benzeyen iki et parçası çıkmış, maiyetinden gizlemek için sürekli boynuzlu miğfer kullanmak zorunda kalmıştır. Derdine çare için görüştüğü bütün hekimler, şifasının sularda olduğunu ve her gittiği yerdeki suları kullanmasını tavsiye etmişlerdir. Bu nedenle Büyük İskender, uğradığı her yerdeki sularda yüzünü yıkayarak derdine çare aramıştır. Şattülarap’a vardığı zaman Dicle nehrine akan bütün suların araştırılmasını istemiş, bilginleri bu işle görevlendirmiştir. Bütün suları araştıran İskender ve mahiyeti, uzun bir yürüyüşten sonra Bitlis önlerine gelmiştir. Bitlis çayının hastalığına şifa verdiğini görünce Kösür ve Rabat sularının birleştiği yerde karargahını kurmuştur.

Emrindeki hekimler İskender’e; suyun kaynağına gitmesini istemişlerdir. Bu tavsiye üzerine Bitlis’in doğusundan akan Rabat suyu takip edilerek suyun kaynağına gidilmiştir. Ancak günlerce bu suyu kullanmasına rağmen şifa olmadığını görmüş, bu defa şehrin batısından gelen Kösür çayına yönelmiş, sonunda bu suyun kaynağı olan pınara varılmıştır. Bu pınarın bulunduğu, suların fışkırdığı o dağlık, ağaçlık yeşil tepeler İskender’in gözüne çok güzel görünmüştür. Her taraf zümrüt yeşilliğinde, reyhan ve değişik çiçeklerle bezenmişti. Bu yerin iklimi İskender’i hayran bırakmıştır. Bu güzel tabiat parçasının havasından ve suyundan faydalanmak için birkaç gün (bir hafta) burada konaklamaya karar vermiştir. Bu suyun kenarında konakladıktan bir hafta sonra, Kösür suyunun derdine şifa olduğu ve boynuzlarının kaybolduğu görülmüştür.1 Günümüzde hala bu suya İskender Çeşmesi denilmektedir. Bu çeşme Bitlis’e 10 km. uzaklıkta, Duav yaylasındadır. Derdine şifa bulan İskender bu yerin ve suyun ebedileştirilmesi için Bedlis (Badlis) veya Leis ismindeki komutanını yanına çağırarak bu çeşmeden 4 saatlik veya 12.000 adımlık uzaklıkta, Rabat ve Kösür sularının birleştiği yerde müstahkem bir kale yapmasını istemiştir. Komutanına (Şerefname’de kölesi olarak geçmektedir) dönerek; “Ben İran (bazı Kaynaklarda Hindistan) seferinden dönünceye kadar buraya öyle bir kale yap ki, benim gibi bir kral veya kumandan dahi onu ele geçiremesin. Böylece bu kalenin ve yerin ismi kuşaktan kuşağa, yüzyıldan yüzyıla ebedileşsin” demiştir. Bu emri alan Bedlis veya Leis ismindeki komutan hemen işe başlamış, bir yıl gibi kısa bir sürede M.Ö. 331 tarihinde bugün ki kaleyi yapmayı başarmıştır.

Hindistan ve İran seferinden dönen İskender şehre geldiği zaman karşısında muazzam bir kale görmüştür. Bedlis’e haber göndererek kaleyi teslim etmesini istemiştir. Kaleyi teslim etmeyeceğini, savaşa hazır olduğu bildirerek İskender’in teklifini reddetmiş ve kale kapılarını kapatmıştır. Bunun üzerine İskender bütün güçleriyle kaleyi kuşatmaya başlamıştır. günlerce uğraşmış, kaleyi alamayacağını anlayınca kuşatmayı kaldırarak Rahva ovasına doğru geri çekilmiştir. İskender’in çekildiği gören Bedlis, Rahva ovasında İskender’in atının ayağına kapanıp bir zarf içinde kalenin anahtarını sunmuş, çıkışı bu yerde olan tünelden kendilerini kaleye davet etmiştir. Kalenin anahtarlarını alan Büyük İskender; “Bre mel’un, madem ki anahtarı verecektin, niye asi olup bu kadar adamımı kırdırdın” demesi üzerine Bedlis, İskender’den Affını dileyerek; “Ey büyük fatih! Benim sana karşı başkaldırmam ve direnmem, senin daha önce vermiş olduğun emrin gereği idi. Sen; benim gibi bir kralın alamayacağı bir kale yapmamı emretmiştin. Senin emrin üzerine yaptığım bu kalenin ne kadar sağlam, fethedilmesinin ne kadar imkansız olduğunu ispat etmek amacıyla bu cüreti gösterdim. Şimdi ben ve kuvvetlerim hareketimizden dolayı müstahak göreceğiniz cezaya razı olarak emrinizdeyiz” demiştir.

Komutanın bu sözlerini çok beğenen İskender, komutanını ödüllendirmek için şehrin yönetimini bu komutanına devrederek ve şehre Bedleis adını vermiştir. O günden sonra şehrin ismi Bedlis kalmıştır. Zamanla bazı harf değişikliklerine uğrayan bu isim, günümüzde BİTLİS adını almıştır.

Bitlis Valiliği'nin sitesinden alınmıştır.

Çabakçur Bingöl  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:


Bugün okula gidemedim. Vakit de geçmiyo en iyisi ben Bingöl'ü de yazayım.

Bingöl'ün bilinen en eski ismi "Cebelcur"muş. "Cebel" Arapça'da "dağ", "cur" ise "akan" anlamına gelmektedir. Yani "Su akan dağ" gibi bi anlam çıkıyo günümüz Türkçe'siyle. Bu ismin verilmesinin sebebi olarak ise Bingöl Dağları'ndaki küçük gölcükler gösteriliyor. 1945'e kadar Bingöl'ün ismi "Çabakçur"imiş. 1945'te çıkarılan kanunla "Bingöl" ismi verilmiş. "Çabakçur" ise "akan temiz su" anlamına gelmekteymiş. Yani "Çabakçur"un "Cebelcur"dan gelme ihtimali oldukça fazla. "Çabakçur" isminin çıkış noktası hakkında Evliya Çelebi'nin Seyahatname'sinde bu ismib Büyük İskender tarafından verildiği yazmaktadır. Olay ise şöyle:

Büyük İskender bir gün amansız bir hastalığa yakalanır. Doktorlar bu hastalık karşısında yetersiz kalırlar. Ermişlerden birisi onu Bingöl Dağları'na gönderir. Oradaki suları kullanmasını söyler. Büyük İskender suları kullandıktan sonra iyileşir ve "Çabakçur" ismini verir. Şu anda bile hâlâ "Çabakçur" diye kullananlar varmış yöre halkından.

Buradan anlıyoruz ki Bingöl ismi Bingöl dağlarındaki küçük gölcüklerden gelmektedir. Yakın tarihimizde "Bingöl" diye değiştirildiği için başka efsaneler yok. Yani fazla zorlanmadım bu sefer. :)

Dört Bölgede de Toprağı Olan Bilecik  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:


İnsanın yazdıkları okundukça daha da yazası geliyo. Afedersiniz ama halk diline göre bu yorumlar "iyi gaz veriyo" bana. Bildiğiniz gibi sıra geldi Bilecik'e. Bundan sonra geriye kaldı 70 il :) Allah bana kolaylık versin...

Neyse sanırım duam kabul olundu. :) Çok kısa yazıcam bu girdimi. Çünkü ulaşabildiğim tek bilgi Bizanslılar döneminde buraya "Şirin Köy" anlamına gelen "Bilekoma" veya "Belekoma" dendiğidir. Hatta bir diğer rivayete göre orada bulunan bir kalenin ismidir "Bilekoma" veya "Belekoma" İsmin de oradan geldiği iddia ediliyor. Başka hiçbir veri elde edemedim. Bulan veya bilen arkadaşlar varsa yazarlarsa sevinirim.

Aslında aklıma kendi uydurduğum bir hikâye geliyo. Mesela burada öyle veya böyle bir bilek bulunmuştur. (Uydurmaca hikâye ya her şey olabilir) Bilek de normal bileklerden küçük olduğu için "Bilecik" denilmiştir. Hani Türkçe'de ünsüz düşmesi var ya "Küçücük" gibi. :)

Kısa yazınca birşeyler eksikmiş gibi geliyo ben de böylece uzattım konuyu napiym. Ama güzel uydurdum ha...

"Balık Esir" Değilmiş Yaşasın!  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:


Evet şimdi sıra geldi "Balıkesir" e. Küçükken "Balıkesir" isminin "balık" ve "esir" kelimelerinin birleşmesi ile oluşan bir bileşik isim sanırdım. İçimden de ne saçma isim ya falan diye geçirirdim. Hiç "Esir Balık!" olur mu di mi yani? Nereden geldiğini buraya yazmak için araştırmaya başlayınca öğrendim. Tabi tam olarak öğrenemedim. Çünkü çok fazla rivayetler var Balıkesir'in isminin nereden geldiği hakkında. Ben daha fazla vakit kaybetmeden rivayetlere geçeyim.

İlk olarak mantığıma en çok yatan rivayeti yazmak istiyorum ki o da "Balı Kesr" yani "kesr" Arapça'da çokluk ifade eder, "çok" demektir. Dolayısıyla "Balı Çok" anlamında kullanılmıştır. Bu benim aklıma en çok yatan rivayet. Ama şu anda "Balıkesir" de arıcılık var mı yok mu onu bilmiyorum.

İkinci rivayete göre eskiden Balıkesir'de yüksek surlarla yapılmış hisarlar varmış. Bizans dönemindeki ismi "Paleo Kastro" demekmiş. İşte bu rivayete göre ise "Balıkesir" ismi "Paleo Kastro" dan gelmiş. Yani Türkçe'si "Eski Hisar" demekmiş.

Bir diğer rivayet ise "Balık Hisar"dan geldiğidir. "Balık" Öztürkçe'de "şehir" demekmiş. Yani çevirirsek "Hisar Şehri".

Son rivayetimize göre ise "Balıkesir" isminin Pers Hükümdarı "Balı-Kisra"dan geldiğidir.

Aslına bakarsanız bütün rivayetler akla yatkın gibi. Ne bileyim hepsini ağızdan çıkışa göre incelerseniz hepsi de "Balıkesir" kelimesine yakın telaffuz ediliyor. Ama dediğim gibi ilk yazdığım benim aklıma yattı. Sizce hangisi olabilir?

Aydınoğulları'nın Aydın'ı  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:


81 il 81 hikâye projemize devam ediyoruz. Sıra geldi inciriyle meşhur 09 Aydın'a. Aydın hakkında da pek fazla bilgiye ulaşamadım maalesef.

Efsaneye göre şehri Argoslar ve Tralliler beraber kurdukları için "Tralles" denilmiş. Anadolu Türklerin eline geçene kadar daha bir çok değişiklik geçiren yörenin ismi beylikler zamanında Menteşeoğulları Beyliği'nin egemenliği sırasında "Güzel Hisar" olmuştur. Bu ismin verilmesinin sebebi olarak Menteşeoğulları burayı çok güzel bir şekilde imar etmeleri gösteriliyor. Daha sonra Aydınoğulları'nın eline geçen "Güzel Hisar" ismi günümüze "Aydın" olarak ulaşmıştır.


Biraz kısa oldu ama idare edin artık. Başka bir bilgi bulamadım...

Artvin keşke Çoruh olarak kalsaydı  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:


Sanırım bu yazım çok kısa olacak. Çünkü Artvin ile ilgili kayda değer bir şey bulamadım. Bulduğum şey ise Artvin'in Osmanlı zamanındaki adının "Liva" veya "Livane" olduğu, Cumhuriyet Dönemi'nde ise Çoruh ismiyle anıldığı, 1956'da ise "Artvin" olarak değiştiğidir.

Benim anlamadığım şey Çoruh isminin neden Artvin olarak değiştiği. Çoruh ismi gayet güzelmiş, Artvin'den de anlamlı yani. Çoruh Nehri'nin yakınlarında kurulduğu için Çoruh denmiş. Gayet mantıklı peki 1956 yılında niye değişti acaba?

Neyse benim elimden gelen gene bu kadar. Etimolog değilim ki fazlasını bulayım, tarihçi, araştırmacı değilim ki devlet arşivlerine girip de "Çoruh" isminin neden ve niçin "Artvin" olduğunu bulayım.

Ha bu arada geçen yaz döneminde İstanbul'un çeşitli yerlerinde Artvin reklamları vardı. Hayran olmuştum. Gerçekten gidip dolaşmak gerek. Kim bilir belki bir gün o da kısmet olur...

Kızıl Sakal BarbaRossa  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:


Bugün gene dersim vardı. Bazı arkadaşlar öğrendi artık Roberto'yu ama yanıldılar. Çünkü bugünkü ders Roberto ile değil de Hüseyin Hoca ileydi. Adamın dersine kimse gelmiyo bugün 30 kişilik sınıftan 7 kişi vardık derste. Neyse bunlar sitemizle alakalı şeyler değil. Özele kaçıyo :)

Ya bu bizim hocaların hepsi de etimolog gibi maşallah zaten Latince'yi bildin mi tamamdır. Batı dilleri hep bu kökten geldiği için az çok diğer dillere de yatkınlığın oluyo.

Neyse bugün bizim Hüseyin Hoca, Barbaros isminin nerden geldiğini anlattı. Konu İtalyanca'da sakal demek olan "barba"dan açıldı. Aslında Barbaros Hayrettin Paşa'nın asıl adı "Hızır"dır. Meşhur "Hızır Reis" ile "Barbaros" aynı isimdir. Batılılar Hızır Reis'in sakalı hafiften kırmızıya çalması dolayısıyla İtalyanca "Kızıl Sakal" demek olan "BarbaRossa" adını vermişlerdir Hızır Reis'e. Daha sonra da böyle anıla gelmiştir. Türkçemize ise "Barbaros" olarak geçmiş.

Detaylı bilgi olması açısından İtalyanca'da
la barba= sakal
rosso= kızıl, kırmızı anlamlarına gelmektedir. Sıfatlar isimlere erkeklil-dişilik konusunda uymak zorunda olduğu için "rosso" olan "barba" olan dişil kelimeye uyduğu için "rossa" olmuştur.

En iyisi ben yazıma burada son vereyim yoksa İtalyanca ders uzayacak. :)

ArrivederLa!

Attaleia Nam-ı Diğer Antalya  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:


81 il 81 hikâye projesine son gaz devam ediyoruz. Şimdiki durağımız Antalya. Antalya da Afyonkarahisar gibi beni pek yormayan iller arasında. Çünkü sadece bir tane rivayet var kökeni hakkında.


Antalya Lidyalılar ve Persler döneminden beri tarihi olan bir ilimiz. Bu kentin kurucusu ise Pergamon krallarından 2. Attalos. Attalos kenti kurdurduğunda Attalos'un şehri anlamına gelen "Attaleia" ismini vermiştir.


Bu devirden sonra bazı doğulu kaynaklarda Antalya'nı ismi "Adalya" ve batılı kaynaklarda ise "Adalia" ve "Satalia" isimleri görülmektedir. Yanlış hatırlamıyorsam Antalya'ya giderken "Adalya" diye bir dinlenme tesisi var demek ki onlar da bu ismi oradan almışlar.


20. yüzyıldan sonra kentin ismi Antalya olarak günümüze kadar gelmiştir.


Bu sefer biraz kısa oldu ama idare edin artık! Hadi sağlıcakla kalın...

Ankara, Çapa demekmiş!  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:


Evet gelelim başkentimiz Ankara'ya. Ankara'nın ismi hakkında da çeşitli rivayetler var. Enteresan bir sonuç da var. Bunu yazımın sonunda siz de anlayacaksınız.

Ankara adının nereden geldiği çeşitli efsanelere(hikâye değil efsane bunlar) dayanmakta.

1) Bizanslı tarihçi Pausaniasa göre Frigya'nın ünlü kralı Gordios'un oğlu Midas'a bir gece rüyasında ilahi bir ses, bir gemi çapası aramasını ve bulduğunda da bir kent kurmasını emretmiş. Bu çapayı Ankara kalesinin yakınlarında bulmuş. Bunun üzerine Midas buraya gemi çapası anlamına gelen "Anker" adını vererek kenti kurmuş.

2) Galatlar bölgeye gelir gelmez Pontus kralı Mitridates Ariyabarzanes ile birlikte Mısırlılar ile savaşıp onları denize kadar sürmüşler. Kazanılan zafere karşılık Galatlara kent kurmak için yer verilmiş ve kurulan kente zaferin sembolü olarak gemi çapası anlamına gelen Yunanca "Anküra", Latince "Ancyra" adı verilmiş. ( İngilizce "Anchor" kelimesi de çapa demektir )

Roma devrinde Ankara ve çevresinde basılan para ve madalyonların üzerinde gemi çapası resimlerinin olması yukarıdaki kaynakları doğrular nitelikte...

Şimdi de bambaşka ve ilginç bir iddia bunu bir kitaptan okudum ve şekli kendim çizdim...

3) Spiritüel coğrafyada önemli yerler olan Türkiye çevresi ve içindeki 3 merkezi ele alalım Troya-Gize-Nemrut. Bu merkezi birleştirerek bir üçgen oluşturalım ve Gize' den de Mevlana'nın da yaşamış olduğu diğer bir spiritüel merkeze yani Konya'ya bir doğru çizelim ve Ankara'ya kadar taşıyalım bu doğruyu, sonuçta ortaya aşağıdaki ÇAPA şekli çıkıyor!!



Görüldüğü gibi oldukça enteresan bir şey ortaya çıkıyor. Belki doğru belki yanlış ben bilemem. Buradan anlaşılıyor ki Ankara aslında "çapa" demek. Kim bilir?

Şehzadeler Şehri Amasya  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:


Evet arkadaşlar sıra geldi Amasya'ya. Amasya isminin kaynağı hakkında da çeşitli rivayetler var.

Milattan önce Birinci Yüzyılda Amasya'da doğan tanınmış tarih- coğrafya bilgini Stırabon'a göre, şehri ilk kuranlar Amazonlar'dır. Amazon kraliçesi Amasis, Karadeniz kıyılarından aşağı inmiş, Amasya'nın bulunduğu yeri beğenerek bir şehir kurmuş, adına " Amasis şehri" demek olan "Amaseia" demişler.

Bir söylentiye göre de, bir zamanlar buradaki dağlarda elmas madeni işletilirmiş, bundan dolayı şehre "Elmasiye" denmiş, bu ad zamanla Amasya olmuş.

Şehrin adının Amasya'yı fetheden Danişmend Ahmed Gazi'nin karısı "Ümmü Asiye" den geldiğini, Ümmü Asiye'nin Amasya'da oturduğunu söyleyenler var. Fakat, Amasya, Danişmend Gazi'nin burayı fethinden önce de "Amaseia" adıyla tanınan, bilinen bir şehirdir.

Görüldüğü gibi 3 tane rivayet var. Ancak bana 1. rivayet daha akla yatkın geldi. Bazıları ise 3. görüşü destekliyor. Ama yukarıda da bahsettiğim gibi Danişmendliler Amasya'yı fethetmeden önce de burası "Amesia" diye adlandırılıyormuş. 2. rivayet ise daha çok "Ana Dolu" hikâyesine benziyor ne dersiniz?

Her zaman belirttiğim gibi burada yazanların hiç bir bilimsel değeri yoktur. Ben sadece araştırmaların sonucunu araştırarak buraya yazıyorum.

Ağrı Dağı'nın eteğinde...  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:



Dün "ciao" kelimesini anlattım. Bu yüzden de ara vermiştim 81 il 81 hikâye'ye. Kaldığımız yerdeb devam edelim. Plaka numarasına göre 4. ilimiz Ağrı'dayız bu sefer.

Ağrı isminin menşei üzerine bilimsel bir kaynak yok hepsi hikâye. Nereye baksam Ağrı ilimiz ismini Ağrı Dağı'ndan almıştır yazıyo. Sanki onu kimse bilmiyo! Rivayete göre Ağrı ismi Arapça "Ararat"dan geliyor. (Tamam burası doğru) Daha sonra buraya gelen kavimler buraya Eğri Dağ ismini vermişler. Bizim Türkler de geldikleri her yerin ismini Türkçeleştirirlermiş. (Bugün tam tersi. Her Türkçe yazıyı Türkilizce haline getiriyoruz. Vah halimize!) Neyse türkçeleştirdiklerinde Ağrı Dağı'da büyük olduğu için "Ağır Dağ" demişler. Daha sonra zamanla dil aşınmasıyla Ağrı halini almış.

Gördüğünüz gibi bilimsel bir bilgi yok. Hepsi hikâye belki doğru belki yanlış. Benim elimden daha ilerisi gelmez. Bundan sonrası etimologların işi.

Hiçbir yeriniz AĞRImasın e mi? :)

Ciao!  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:



Bugün gene Roberto'nun dersi vardı. O yüzden illere ara verip İtalyanca selamlaşmalarda kullanılan "ciao" kelimesinin nereden geldiğini anlattı. Ben de anladığım kadarıyla buraya yazayım. Anladığım kadarıyla diyorum derste İtalyanca konuşuyo bazen anlayamayabiliyoruz.

Neyse bizim bu hocanın da bilmediği yok ya... İtalya kültür tarihi dersine giriyo hocamız. Çok enteresan bilgiler veriyo.

Hocamızın dediğine göre (ki kesin doğrudur) "ciao" kelimesi "köle, esir, hizmetçi" anlamına gelen "schiavo" dan gelmiş. Venedik'te önceden şehrin ileri gelenleri görüldüğünde yerlere kadar eğilinip "io sono suo schiavo" denirmiş. Yani Türkçesi "sizin kölenizim" demek. Daha sonra "sc(h)iavo" daki "h" zamanla kaybolmuş. Ve bugün bazı lehçelerde hala kullanılıyormuş. Zamanla hızlı hızlı söylemeye paralel olarak "(s)cia(v)o" daki "s, v" harfleri de söylenmez olmuş. Bu yüzden İtalyanlar her "ciao" dediklerinde "sizin kölenizim" demek istiyor. Bi ara bizim "merhaba" kelimemiz için de böyle bir şey okumuştum ben nette.

Ciao a tutti!

Afyonkarahisar mı Afyon mu?  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:



Şimdi sıra geldi memleketim olan Afyonkarahisar'a... İşin aslı ben Kütahyalıyım ama ailem Afyonkarahisarlı. Dikkat etmişsinizdir hep Afyonkarahisar kullanıyorum. Çünkü yenilerde çıkarılan bir yasa ile sadece Afyon demek yasaklandı. Zaten resmî olarak hiçbir zaman Afyon olmamış. Ama halkımız bunu kısaltarak okuduğu için resmî herhangi bir belge olmamasına rağmen uzun yıllar böyle kullanılmış. Bu konuyu aydınlatmak için böyle bir başlığı uygun gördüm.

Öncelikle Afyonkarahisar'ın bileşik bir isim olduğunu belirteyim. Afyon ve Karahisar'ın ayrı ayrı menşei var. Afyon'un kaynağına gelince hepinizce malum ki Afyon'un haşhaşı meşhurdur. Haşhaş, Yunanca "opium" dan gelmektedir. Zamanla "opium" kelimesi Türkçe "Afyon" gibi telaffuz edilmiş ve böylece dilimize yerleşmiştir. Bildiğiniz gibi Afyon uyuşturucu madde yapımında kullanılır. "Karahisar" ismi ise Afyon'un merkezinde bulunan 4. zaman diliminde oluşmuş olan kaleden gelir. Bunun için "Afyonkarahisar" denilmiştir.

Gördüğünüz gibi Afyonkarahisar hakkında diğer iki ilimizde olduğu gibi birden fazla rivayet yok. (Ne de olsa benim memleketim:)) Bu yüzden diğerlerinden kısa sürdü bu yazım. Ağrı'da buluşmak üzere sağlıcakla kalın...

Adıyaman'ın Hikâyesi  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:


81 ilimizden 2. si olan Adıyaman'a geldi sıra. Etimolog(ben değilim ama anlayabiliyorum hallerini) olmak bayağı bi zor işmiş ya. Sürekli araştıracaksın, araştırmaların sonucu bir tane sonuç çıkarsa ne âlâ! Ama azîzim, 3-4 tane ayrı ayrı rivayetler çıkıyor. Böyle bir durumda senin de yapabileceğin daha fazla bir şey yok mecburen bulduklarını ayrı ayrı belirmek zorundasın. Adıyaman ilimizin menşei de aynen böyle. 2 ayrı rivayet var:

Birinci rivayete göre, zamanında şu andaki Adıyaman üzerinde Perre adında bir şehir kuruluymuş. Bu şehirdeki putperest bir adam ve 7 oğlu varmış. Birgün baba evden yokken çocukları evdeki putları kırmışlar. Baba eve dönünce putları kırdıkları için 7 oğlunu da öldürmüş. Bu olaydan sonra o şehre Yedi Yaman denmeye başlanmış ve zamanla Adıyaman şekline dönüşmüş.

İkinci rivayete göre ise Adıyaman'ın doğu, batı ve güney taraflarında derin ve verimli vadiler bulunmaktadır. Bu yüzden buraya Vadi-i Leman(Güzel Vadi) denilmiş. Daha sonra telaffuz şekli Adıyaman'a dönüşmüş.

Ancak Adıyaman'a 1926 yılına kadar Hüsn-ü Mansur deniliyormuş. Bunun hikayesine gelince Adıyaman'da bulunan kaleye halk Hüsn-ü Mansur Kalesi diyorlarmış. Mansur ismi ise Abbasî Halifelerinden Ebu Cafer El-Mansur'un adından gelmiş.

Umarım bilgi dağarcığınıza bir şeyler katabilmişimdir. Memleketim Afyonkarahisar bir sonraki yazımda. Takip etmeye devam edin...

Hepimiz Adanalıyık!  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:

81 il 81 hikâye projesinden bir önceki girdimde bahsetmiştim. İlk ilimiz 01 Adana. Adanalı bir kaç arkadaşım olmuştur. Hepsi iyi insanlardır. Adana'nın en sevdiğim şeyleri biri Adana Kebabı diğeri ise o meşhur sözleri: "Adanalıyık" :) Bir de buna hafif müstehcen şiir yazmışlar. Onu da yazmadan geçemiyorum:

adanalıyık,
eallahın adamıyık
kaldırımda yatarık,
adamın götüne cilet atarık
mapusaaneler evimiz,kelepçeler kol saatimiz
ölü eşşeen amuğa elli metreden pıçak atarık
depince geri gaçarık...
et..te * göt..te * muhabbete bayılır
yorgansız yatar avratsız yatmayık
garpuzu kabuğuynan yerik
avradı donuynan s.kerik.

Neyse bakalım Adanalılıklarıyla övünen bu Adana'nın kökeni nerden geliyo biz ona bakalım. Bu etimoloji de zor zanaat kardeşim. Herkes kendi kafasından bir şeyler çıkarıyo yaa! Gene bir kaç tane rivayet var.

Adana ismine tarihte ilk önce Hititler zamanında rastlanıyor. Hititler'in Kava Kitabeleri'nde Adana ve çevresinden "Uru Adania" diye bahsedilmiş. Yani "Adana Beldesi" diye... M.Ö burada yaşayan kavimlere "Danuna" adı verilmiş.

Mitolojiye göre ise Gök Tanrısı "Uranüs"ün iki oğlundan birinin adı "Adanus"tur. Bu şehrin adı da oradan gelmiş.

Hititler'den sonra Fenikeliler de bereketli topraklarından dolayı tarım ve bitki tanrılarının adı olan "Adonis"i bu şehre isim olarak vermişler.

Gene başka bir rivayete göre Adana ismini Luvi dilinde "Ada-wana" (Tanrıça'nın Ülkesi) demekmiş. Oradan geldiğini iddia edenler de varmış.

İslamcı tarihçiler ise Adana isminin peygamberlerden Hz. Yasef'in "Ezene" adlı torunundan gelmiştir. Bu isim bir süre kullanılmış ama daha sonra Edirne ile karışmaması için Adana olarak kayıtlara geçmiştir.

Görüldüğü gibi bir sürü rivayet var. Ben kendi okuyup öğrendiklerimi yazdım. Etimolog olmadığım için elimden daha fazlası gelmez.

Hepimiz Adanalıyık!

81 il 81 hikâye  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:

Dün gece çok düşündüm. Acaba başka hangi isimlerin kaynağını merak eder insanlar diye... Aklıma hem benim için büyük bir ham madde olan hem de herkesin merak edebileceği bir konu olan illerimiz geldi. Umarım bütün iller hakkında birşeyler bulup yazabilirim. Ama sanırım bundan önce illerin oluşturduğu Türkiyemiz'in etimolojisini incelememiz lazım ki âdâba aykırı bir iş yapmayalım. Ne de olsa illerden büyüktür kendisi saygı göstermek lazım di mi yani?

Türkiye isminin etimolojisine geçmeden önce son yıllarda var olan bir tartışmaya değinmek istiyorum. Türkiye ismi herkes biliyor artık İngilizce'de "Turkey" demek. "Turkey"in İngilizce'de iki anlamı var. Birisi işte ülkemiz diğeri ise "Hindi." Bu yüzden yabancılara alay malzemesi oluyoruz. Kendim de yaşadığım için biliyorum. İşte bunun için Türkiye'nin ismi değişsin falan diye çeşitli görüşler var. Hatta son zamanların en popüler sitesi facebook'ta bu konuyla ilgili gruplar var. Neymiş efendim "Turkey" değil de "Türkiye" kullanılsınmış. Tamam kullanılsın iyi güzel hoş da biz de bu İngilizce hayranlığı (!) varken bu biraz zor gibi bence... Neyse biz geçelim etimolojisine...

Türkiye isminin nereden geldiğine dair 2 çeşit görüş var yine... Bi tanesi "güçlü, kuvvetli" anlamına gelen bir sıfat olduğu iddia edilen "Türk" den geldiği, diğeri ise İtalyanca "Turchia" dan geldiğidir. Bu ikinci görüş geçtiğimiz aylarda Topkapı Sarayı Müdürü İlber Ortaylı tarafından iddia edilmişti. Bu görüş bilim adamları ve araştırmacılar tarafından da desteklenmiş. Çeşitli eski belgelerde "Turchia", "Turmenia" ifadeleri de bu görüşü destekler biçimdedir.

Ancak 19. yüzyıla kadar "Türkiye" ibaresi kullanılmamış. Osmanlı Türkiye'den bahsederken "Devlet-i Osmaniye", "Memalik-i Şahane" gibi tabirler kullanılmıştır. "Türkeli", "Türkili" ve "Türkistan" kelimeleri de benimsenmemiş. Ve 1921 anayasasında "Türkiye" ismi kullanılmış ve 1923'te ise resmî olarak kabul edilmiş.

Sizce hangi görüş doğru? Bana araştırmacıların aksine birinci görüş daha mantıklı geldi. Ne dersiniz?

"Ana Dolu" Hikâyeymiş!  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:

Roberto Hoca gene haklı çıktı yaa! Niye böyle dediğimi ilk girdimi okuyan anlamıştır sanırım. İlk girdimde hocayla "İstanbul" ve "Anadolu" kelimelerinin kaynağı üzerinde tartıştığımızı ve bu sebeble bu blogu açtığımı yazmıştım.
"Anadolu" kelimesi hakkında iki adet görüş var. Bir tanesi milliyetçi tarih anlayışı altında ortaya çıkan o meşhur "Ana Dolu Hikâyesi." Diğeri ise tamamen bilimsel verilere dayanan görüş. İsterseniz iki görüşü de ele alalım. İşte birinci görüşün o meşhur uydurmaca hikâyesi:

Selçuklu Sultanı Alaaddin Keykubat (1220-1237) sıcak bir yaz günü ordusuyla Yabanabad (Ankara-Kızılcahamam) kazasına bağlıTaşlı Şeyhler köyünde konaklar. Köyde Bacıyan-ı Rum

(Rum Bacıları) temsilcilerinden „ Kırmızı Ebe“ (Kırgız Ebe) adında bir kadın eren vardır.
Koca Sultan`ın ordusunu ağırlamak, fakr-u zaruret içinde bulunan köylüler için kolay değildir. Onları „nasıl ağarlayacakları telaşı“ almışken, sırtında yetim yavrusu Oruç (Gazi) sarılı olduğu halde Kırmızı Ebe, elinde bir helke (bakraç) ayranla çıkagelir.
„Çam sakızı çoban armağanı“ kabilinden, meşelerin arasındaki konaklama yerinde bulunan küçük bir taş oluğa elindeki bakraç ayranı döker ve başına oturur. Ordunun bütün neferleri sırayla gelip hem içerler hem de mataralarını doldururlar, fakat bir bakraç ayran koca orduya yeter de artar bile. Bu olayda Rab Taala`nın ona, „keramet „ dediğimiz olağanüstülüğü ihsan eder.
Askerler ayranı içerken ve mataralarını doldururken Kırmızı Ebe ile aralarında devamlı şu ikili konuşma geçer:
-Doldurun gazilerim!
-Doldur ana!
-Doldurun yavrularım!
-„ANA DOLU!“
Ihtiyar ananın oluğunu daima dolu gören askerler, „Ana dolu“ diyerek buz gibi ayranla Ağustosun kavurucu sıcağında serinlerler. Bu esnada askerlerin içini bir de şu duygu ve düşünce kaplamıştır: „Bu vatan, askerine sahip cıkacak, onu her yerde bir bakraç ayranıyla da olsa serinletecek ve Allah yolunda gazaya hazırlayacak „Analardolu“,
Derler ki, işte o günden sonra bu topraklara „ Anadolu“ dene gelmiştir.

Diğer görüşe göre ki bilimsel olan ve hocamızın savunduğu görüş ise:

Anadolu kelimesi, Yunanca "Doğu" anlamına gelen ή άνατολή (anatole) kelimesinden türemiş. Bu sözcük, "doğmak, yükselmek" anlamına gelen Yunanca άνατέλλειν (anatellein) fiilinden gelir. "Doğu ülkesi" anlamına gelen Anatolia ilk kez 7. yüzyılda Doğu Roma İmparatorluğu'nun Afyon, Isparta, Konya, Kayseri ve İçel yörelerini kapsayan idari birimi (Anatolikon Thema) için kullanılmış. Osmanlı döneminde ise Anadoli veya Anadolu, merkezi Amasya olan ve Sivas ve Kastamonu'yu kapsayan bir eyaletin adıymış. 19. yüzyılda genel anlamda imparatorluğun Asya kıtasında kalan ve Türklerle meskûn olan bölgesini tanımlamak için kullanılmış.

Buradan anlıyoruz ki ilkokulda bize anlatılan bu "Ana Dolu" hikâyesi tamamen milliyetçi duyguları kabartmak için uydurulan bir hikâyeymiş. İlkokulda kandırıldığıma değil de Roberto Hoca'nın ikinci defa beni haksız çıkarmasına canım sıkıldı yaa! :) Ama ben gene de tamamen haksız değilim di mi ama?

İstanbul İsmi Nereden Gelmiş?  

Yazının Sahibi: Recep Hilmi Tufan Kategorisi:


İlk girdimde bu blogu açma sebebim olarak sınıfta hocayla "İstanbul" ve "Anadolu" isimlerinin kökeni hakkında tartışmam olduğunu söylemiştim. Bu olaydan sonra gerek internette gerek okul ve yurt kütüphanesinde birkaç ansiklopedi karıştırdım. Ortaya çıkan sonuç hocayı daha fazla haklı çıkardı. (Ne yazıkki böyle :)) Daha fazla haklı diyorum çünkü ben de haklıyım tamamen yanlış bir şey söylemedim.
Hocamıza göre "İstanbul" "εις την Πόλιν" ya da "στην Πόλη" (eis tén pólin ya da sten pole =şehire doğru ya da şehirde ) kelimesinden gelmektedir. "Haydi kente gidelim" şeklinde bir anlamı olduğunu belirtmişti. Doğruymuş.
Ben de buna karşılık "İslam-bol" dan geldiğini, "islam diniyle donanmış, islamî eserlerin çok olmasından" böyle bir isim verildiğini iddia etmiştim. Ben de haksız sayılmam çünkü 17. yüzyılda yazılan eserlerde bu ifadeyi görüyoruz. Tabii ki İstanbul tarihi 17. yüzyılda başlamadığı için hocamız haklı çıktı. Neyse böylece ben de ismin kökenini öğrenmiş oldum.
İsterseniz biraz daha ayrıntılı bilgi olması açısından Vikipedi'den derlediğim bilgileri paylaşayım.

M.Ö 667 yılında; İstanbul'a yerleşim kuran kolonist Megaralılar şehri o dönemdeki kralı için "Byzas" "Bizantium" ismini koymuştur. M.S. 196 yılında da Roma İmparatoru Septimius Severus şehri bir saldırı sonrasında ele geçirmiş, ancak bu sırada şehir bir harabe haline gelmiştir. Şehri yeniden onarınca, bir çok Romalı da İstanbul'a göç etmiştir. Her ne kadar Severus şehre oğlunun ismi Augusta Antonina (İmparator olunca ismi Antoninus Caracalla olmuştur) vermek istese de rivayete göre, Konstantin şehre Konstantinopolis ismini vermesinden öncesine kadar halk arasında bu şehre Nova Roma (Yeni Roma) deniliyordu.

Konstantin de en başında şehrin resmi ismini Nova Roma koymak istedi; ancak dini anlaşmazlıklar çıkınca bundan vazgeçti. İstanbul adının kökeninin Antik Yunancaya da dayandığı rivayet edilir. Türkler İstanbul'u ele geçirmesi sırasında ve öncesinde; Selçuklularda olduğu gibi şehre Stamboul-Stambul demekteydiler. Türklerin yanı sıra; 10'uncu yüzyılda Arapların 12'inci yüzyılda da Ermenilerin şehre bu isimle çağırdıklarını öngörürler. Ancak; devlet işlerinde Osmanlı İmparatorluğu Konstantiniyye ismini kullanır.

Şehrin İstanbul-İstambol ismini sık kullanması ise 17'inci yüzyılda; Evliya Çelebi'nin şehirden bu isimle bahsetmesiyle başlar. İstanbul kelimesi Yunanca "εις την Πόλιν" ya da "στην Πόλη" (eis tén pólin ya da sten pole =şehire doğru ya da şehirde ) tümcesinden gelir. 18'inci yüzyılda 3. Mustafa döneminde ise; paraların üzerinden Konstantiniyye kaldırılarak, İstambol'u koyunca r